Havass Evokulu

HAVASS EVOKULU

Danışmanlığını ve kurucuğunu yapıp bir sene boyunca çalıştırdığım öğrenci grubunun tanıtım videosu…

I. BÖLÜM

II. BÖLÜM

daha fazla bilgi için
grubun web adresi
havass.wordpress.com

21, Mart 2009 at 10:39 am Yorum yapın

ve KURBAN

Kurban, kesilen hayvana verilen addır. Allah’a yaklaştıran veya kendisiyle Allah’a yaklaşılan şey anlamına gelir. Bütün dinlerin ortak ibadetlerindendir. Hicretin ikinci yılından itibaren peygamberimiz her yıl kurban kesmiş, gücü yeten kimselere de kesmelerini emretmiştir. Hanefiler kurbanı vacip görmüş, diğer üç mezhep ise sünnet-i müekkede (yani farz ve vacip gücünden olmamakla beraber sık sık, devamlı uygulanan ibadet) olarak kabul etmişlerdir.

İslam’daki, kurban kesme ibadetinin Hz. İbrahim (A.S.) ve Hz. İsmail (A.S.)’la yakın ilgisi vardır. Kurban Bayramı’nda, Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail’in Yüce Allah’ın emrine tam bir itaat konusunda verdikleri başarılı imtihanın hatırasını tazeleriz. Ateşin Hz. İbrahim’i yakmaması her ne kadar bu teslimiyetten önce olmuş olsa da Rabbimizin lütfu bu teslimiyetin önceden bilinmesiyle de başlamış olabilir. Bizler de ateşlerde yanmamak için aynı İbrahimce teslimiyete ulaşmak zorunda değil miyiz? Bize bunu hatırlatan daha büyük bir örnek varmı?

Hz. İbrahim, bir oğlu olursa Allah yolunda onu kurban edeceğini adamıştı. Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra oğulları olmuş, fakat o adağını unutmuştu. Rüyada, kendisini, oğlu İsmail’i kurban ediyor görünce, adağını hatırlamıştı. Konuyu oğlu İsmail (A.S.)’a açmış, oğlu da bu emre kusursuz bir teslimiyet göstermişti. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:

Hz. İsmail koşacak çağa gelince Hz. İbrahim “Ey oğulcuğum. Rüyada seni boğazladığımı görüyorum, bir düşün, ne dersin?” dedi. Hz. İsmail de “Ey babacığım. Ne ile emrolundunsa yap, Allah dilerse, benim sabredenlerden olduğumu göreceksin” dedi.

Enam Suresi, 162. ayette buyrulduğu gibi “Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir”. Tüm ibadetler Allah içindir. Hiçbir ibadet psikolojik veya toplumsal yarar için yapılamaz. Bununla birlikte her ibadetin psikolojik ve sosyolojik faydaları da vardır. Kurban ibadetinin psikolojik katkılarını aşağıdaki gibi inceleyebiliriz:

Kurban, Hz. İbrahim’in fedakârlığı, Hz. İsmail’in itaatkârlığı bizler için çıkarılacak en büyük derslerden biridir. Kurbanın hedefi de, şükrü ve fedakârlığı hatırlatmaktır. Adağını yerine getirmekte hiç tereddüt etmeyen babanın ve babasının dediğine itiraz etmeyen oğlunun teslimiyetleri insanlık için en büyük örneklerden birinin tezahürü oldu.

Kurban, akraba ve komşular arasındaki sevgi ve kardeşlik bağlarının kuvvetlenmesini sağlar. Aidiyet ve kardeşlik duygularını destekler. Böylece psikolojik olarak sosyal bir destek sağlanır. Aynı şekilde CANSUYU veya IHH gibi uluslar arası yardım teşkilatları İslam dünyasının çeşitli coğrafyalarında kurban hizmeti sunuyorlar. Ümmet bilincini yeniden yeşerterek İslam birliği projelerinin unutulmadığını hatırlatıyorlar. Bu kampanyalar çok önemli. Biz burada bol bol et yerken, Filistin’deki, Afganistan’daki ya da Açe’deki kardeşlerimizi de hatırlatıyorlar. Onlara da bizi.

Bakara Suresi’nin 30. ayetinde, insanı tanımlarken, fesat çıkaran ve kan akıtan bir varlık olarak açıklamaktadırlar. Alak Suresi’nin 6. ayetinde ise Yüce Allah “insanın azgın” olduğunu vurgulamaktadır. Bütün bunlar, yani fesat çıkarma, kan akıtma ve azgınlıklar Şems Suresi’nin 8. Ayetinde “Fucur” kavramı ile ifade edilmektedir. Fucur, insanın günaha açık olan yönünü belirlemektedir. Gazali bu eğilimi yırtıcılıkla açıklar. Modern psikolojide ise şiddete eğilim olarak izah edilir. Kurban kesmek kan akıtma denen şiddet eğilimini disipline edebilir. Kan akıtan insan, yani kurban kesen insan, sebepsiz yere cana kastetmemelidir. Bir Müslüman hem kurban kesiyor ve hem de sebepsiz yere can alıyorsa, kurban ibadetini bir daha gözden geçirmelidir. Prof. Dr. Ali Murat DARYAL kurbanı önleyici bir ruh sağlığı hizmeti olarak görüyor.

Kurban bir tedavi. Kan akıtıldığını gören, bundan tiksiniyor. Kan akıtma içgüdüsü törpüleniyor. Bu olmasa ertesi gün bıçağı alır, birinin karnına saplar, bağırsaklarını dışarı döker. Adam bırakınız başkasını, kardeşini ya da annesini bıçaklıyor. Allah Amerika’yı kahretsin. Çocuklar Amerika’da yoldan geçen yaşlı bir profesörü öldürüyorlar. Polis, çocukları yakalıyor ve onlara soruyorlar: “Bu adamı niçin öldürünüz?” Çocuklar diyor ki, “Biz hiç ölen adam görmemiştik. Onu seyrettik”. Peygamber Efendimiz Hz. Aişe’ye diyor ki, “Ya Aişe, bir kurban da sen kes. Kesemiyorsan başında bulun”. Kurban bir tedavidir. Bir cemiyette gül bahçesi parklar olduğu gibi hastaneler de vardır. Bir cemiyet insanları tedavi etmek ister. Bu tedavinin yoları, ya kurbanla olur, ya Batı gibi boks maçları ile olur. Senede ringlerde veya antrenmanlarda ölenlerin sayısı 300 bin civarındadır. Düşününüz; 300 bin kişi yılda boks maçlarında ya da antrenmanlarda ölüyor. Beyin kanamasından gidiyor. Batı bunu niye yapıyor? İnsanların kan görme ihtiyacını karşılıyor. Daha büyük patlamalara yol açacak kan görme birikimini önlüyor. Tarihçi Karl Marks Gemberi diyor ki: “Kurban kesen milletler savaşlarda, kurban kesmeyenlere göre daha az kan akıtıyorlar. Haçlılar Kudüs’e girdiği zaman binlerce Müslüman’ı kılıçtan geçirdiler. Atların dizlerine kadar insan kanına battığı söylenir. Selahaddin Eyyübi, Kudüs’e girdiğinde, ‘İsteyen şehri terketsin. Kimseye dokunulmayacak, isteyen kalsın’ diyor. Ordusu da bu emre uyuyor. Yine Hz. Ebu Bekir’in orduyu sefere gönderirken meşhur hutbesi vardır: “Size saldırmayanları, hastaları, kadınları, yaşlıları ve çocukları öldürmeyin. Ağaçları kesmeyin, ekinleri yakmayın, hayvanları öldürmeyin…” diye devam eder. Karl Marks Gemberi diyor ki: “Hz. Ebu Bekir, böyle emretti İslâm orduları da asırlarca bu emirlere harfiyen uydular.”

Kurban eşrefi mahlûka takılmış en büyük madalyadır. Hz. İbrahim’in putları kırmasının ve teslimiyetinin nişanesidir. Kurban, nefsin ve kalbin arındırılmasıdır. Kurban manasına gelen, nesnek veya nusuk, gümüşü yabancı maddelerden arındırmak, yani rafine etmek manasına gelmektedir. İşte Kurban insanın kalbini sahte putlardan (Hz. İbrahim gibi) temizleyip arındırdığı için bu adı almıştır. Nusukun diğer anlamı, arındırılmış olan gümüşü kabına döküp şekillendirmektir. Demek ki, kurban insan şahsiyetini şekillendiren bir ibadet olmaktadır. Bu şekillendirme ile kurban ibadeti, insanın iç âleminde bir denge meydana getirmektedir. Bu denge Kur’an’da “muhbit” olarak ifade edilmektedir. “Muhbit olanlara müjdele” (Hacc, 34) Allah’ın vermiş olduğu hayvanlar üzerinde O’nun ismini anan, Allah’ı birleyip sadece ona teslim olan insanlar muhbittir. Muhbitin diğer anlamları, mütevazi, saygılı ve düz bir yerde olan insanı ifade etmektedirler. Şiddet eğilimi bulunan insanların saldırgan davranışlarını, mütevaziliğe ve insanın iç alemindeki engebeli psikolojik dalgaları düzleştiren ibadete kurban denmektedir. İnsanın kalbini sahte putlardan arındırıp şirki yok etmek için konan kurban ibadeti, insanı Allah’a yaraşır bir kul yapmaktadır.

Kurban, insanın takvasını artırır. “Elbette kurbanların ne etleri ve ne de kanları Allah’a ulaşır”. (Hacc, 37) Kurban keserken önemli olan insanın niyetidir. Gösterişten ve iş olsun diye arınmış olan ve sadece Allah rızasını umarak yapılan niyet takvanın kendisi olmaktadır. Zaten tüm ibadetlerde önemli olan, insanın bu temiz niyetidir.

Kurban, Allah’a yüceltir. “… İşte kurbanlıkları sizin emrinize bağladı ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı tekbir ederek yüceltesiniz. Resulüm, güzel ve yararlı iş üretenleri müjdele” (Hacc, 37). Yüce Allah, insanların iç âlemini eğiterek onlara doğru yolu göstermiş olmanın şükrünü, kendisini Yüceltmekte görmektedir. Allah’ı yüceltmenin yollarından biri de kurban kesmektir. Onun için kurban, besmele, yani Allah’ın ismini anarak ve tekbir getirerek kesilmelidir.

Kurban, bir hediyeleşmedir. Yüce Allah, Hacc Suresi’nin 36. ayetinde, kurban etlerinin nasıl dağıtılacağını da açıklamaktadır. Ayet şöyledir: “… Kurbanlık hayvanların etlerinden kendiniz yeyiniz, tok komşunuza ve dilenen fakirlere veriniz…”. Bu demektir ki, kurban etini üçe bölüp dağıtmak bir zorunluluktur. Kurban kesenin aslında takvası Allah’a gidecektir ama etini dağıtmakla da yaptığı infakın sevabını kazanacaktır. Bu da kurbanın sosyolojik faylarından birini teşkil etmektedir.

Ve KURBANLIK

Yaratılışımızı biz tercih etmedik. Canımızı ve insanlığı Rabbimiz lütfetti. Aldığımızın da bir can olduğunu unutmamalıyız. Bıçağı tutan el her ne kadar bizim de olsa kesenin ve canı alanın O olduğu hatırlanmalı. Unutulmaması gereken diğer meseleler ise Allah rızası için yapılan bu işlemin hakkını verebiliyor muyuz? Kestiğimiz kurbana layık mıyız? O hayvan bizden razı olacak mı? Kurban günlerinde; içimizdeki kin, nefret, düşmanlık, çekememezlik, zulüm, ihanet, isyan gibi menfi bütün duyguları da kurban edebiliyor muyuz? Hz. İsmail’in boyun eğdiği gibi biz de Yüce Allah’a boyun eğebiliyor muyuz? İhtiraslarımızı yenip, bencilliği bir kenara atıp insana, insanca muamele edebiliyor muyuz? Artık hata ve günahlarımızdan vazgeçme anlamında simgesel bir fedakârlığa hazır mıyız? Bayram sabahı kurbandan önce bütün bu soruları kendimize sormalıyız. Kurbanda kendimizi kurban etmeyelim.

Kurban hayata saygı ibadetidir. Mesela İslamiyet kuzu kurbanını yasaklamış. Cenabı Allah buyuruyor ki: “Benim için bile olsa yeni doğmuş 45 günlük kuzuyu kurban kesemezsiniz. Onun yaşama hakkını elinden alamazsınız” O yaşayacak. Hayatını ikmal edecek. Hayvan da olsa neticede bir can alıyoruz. Hz. Peygamber (SAV), hayvanın gözü önünde bıçağını keskinleştiren ve hayvanları birbiri önünde kesen birini gördüğünde, “Neden böyle yapıyorsun! Bu hayvanı iki kez mi öldüreceksin” buyurarak ikaz etmiştir. “Hayvana iyi davranın, eziyet etmeyin” buyurarak kurbanın incitilmemesi gerektiğini ısrarla belirtmiştir.

Kurbanlık kesim yerine götürülürken, taşınırken çok özen gösterilmeli, horlanmamalı, eziyet edilmemelidir. Hatta götürdüğümüzün evladımız olduğunu düşünerek kurbanın ne büyük bir hediye olduğunu hissederek ilgilenelim. Evladımızla son günlerimiz saatlerimiz gibi. Bilinmeli ki, o kurbanın da bizden alacağı olabilir. O da ahirette bize hesap sorabilir. Peygamberimiz (SAV) “Her nefes alıp veren canlının hakkı ve hesabı vardır” derken buna dikkat çeker. Eskiler kesim yerine gelirken kurbanlık hayvanın gözlerini bağlayarak olabildiğince merhametli davranmışlardır. Kurbanın bir can taşıdığını, ruhu olduğunu, kendi álemlerince hayatları olduğunu unutmayalım.

ÇOCUK ve KURBAN

Bazıları kurban kesiminin zararlı olduğunu iddia ediyorlar. “Kurban kesilmesini gören çocukların ruh sağlığı bozuluyor” diyorlar. Bu; “Hasta olan çocuğu hastaneye götürme. Oraları görürse çocuğun sağlığı bozulur” denilmesine benziyor. İğne vurulmaktan korkan hastaya iğne vurulmuyor mu? Çocuk kurban kesilirken hayvanın çektiği acıyı görecek ki, arkadaşına bıçağı saplamasın. Bundan daha tabi ne olabilir? Amerika’da, Avrupa’da her gün yüzlerce insan birbirini öldürüyor. Bazılarının hayran olduğu “Vahşi Batı Medeniyeti” bu! Medya çocukların ruh sağlığını düşünüyorsa vurdulu-kırdılı filmleri göstermesinler. Tüm bunlarla birlikte çocuklar için aşağıdaki uyarıları da dikkate almanızda fayda olduğunu düşünüyorum:

Çocuklara kurban kesiminden önce izah edilmesi gereken hususlar vardır. İnsan yeryüzünün en şerefli yaratılmışı ve halifesidir. Tüm canlı ve cansız varlıklar insana hizmet eden birer nimettir. Tüm bu varlıklar Allah’ın insanlara hediyesidir. Canlılar doğarlar, yaşarlar ve ölürler. Normal zamanda da yediğimiz etlerin hayvan kesilmesi suretiyle sağlandığını ve özellikle bu durumun kurban bayramına mahsus olmadığını söylemek çocukları daha rahatlatır. Çocuklar din ile ilgili soyut kavramları 9 yaşlarında anlamaya başlarlar. Kurban kesilmesi kavramı özellikle 11 yaştan sonra daha iyi anlaşılabilir. Çocuklar hangi yaşta olursa olsunlar, istemiyorlarsa kurban kesimini izlemeye ve kurban etini yemeye zorlanmamalıdırlar. Küçük çocukların yanında kurban kesiminin ayrıntılı olarak anlatılmasından kaçınılmalıdır. Eğer anlayacak seviyedeyse kurbanın kesileceği çocuğa dürüstçe anlatılmalıdır. Bu aşamada çocuğun yaşına göre açıklama yapılması ve kullanılan kelimelerin özenle seçilmesi önemlidir. “Uykuya daldı”, “Zaten ölecekti” “Kaza oldu” gibi açıklamalar kullanılmamalıdır. Özellikle çocuğa haber verilmeden kesilen bir hayvanın daha sonra çocuğa yine haber verilmeden, “Kestik ve bak ne güzel yedik” gibi açıklamalarla yedirilmesi çocuklar açısından çok rahatsız edicidir. Çocukların ölümle ilgili ya da ölümün ardından yaşadıklarına ilişkin sorularına açık ve net cevap verilmelidir. Çocukların duygularını anlatmalarına izin verilmelidir. “Erkekler ağlamaz” gibi ifadeler kullanılmamalı ve çocukların anlattıkları dikkatle dinlenmelidir. Çocuğun üzüntüsüne ve yasına anne baba ve diğer aile üyeleri ilgi göstermeli ve değer vermelidir. Üzüntüsünü paylaşırken “Boşver”, “Seneye yenisini alırız” gibi geçiştirici cümleler sarf edilmemelidir. Kurban Bayramı sırasında yaşananların, çocuğu çok etkilediği ve davranışlarında uyuyamama, yemek yememe gibi önemli değişikliklere neden olduğu görülürse, bir uzmana danışılmasında yarar vardır.

BAYRAMLAŞMA

Bu duygu ve düşüncelerle, değerli okurlarımızın Kurban Bayramını tebrik eder, bu mübarek bayramın, cennet vatanımızın huzur ve saadetine, necip milletimizin birlik ve beraberliğine ve bütün İslam âlemi için de hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Hak’tan niyaz ederim.

Bayram, sevinç ve güzellikleri paylaşma günleridir. Dargınlar barışmalı, yakınları, dostları, tanıdıkları ziyaret etmeli. Tanınan tanınmayan herkese selam verilmeli. Yakınlıkları, sevgileri pekiştirilmeli. Hastaneler, çocuk yurtları, yoksul evleri ziyaret edilip hediyeler verilmelidir. Çocuklar sevindirilmeli, yoksullar, kimsesizler, gücü yetmeyenler hatırlanmalı. Şehit ailelerine yalnız olmadıkları hissettirilmelidir.

Bayramda çocuklara özel bir ilgi göstermeliyiz. Sadece kendi çocuğumuza değil, bütün çocuklara. Özellikle de babasız-annesiz çocuklara. Keşke her annesiz-babasız çocuğun sembolik anlamda da olsa bir babası ve annesi olsaydı. En azından özel günlerde evine konuk etseydi. Hz. Peygamber (SAV), babası Uhud harbinde şehit düşen bir çocuğu ağlarken gördüğünde -bir bayram sabahı- başını okşamış, kucağına almış ve şöyle buyurmuştur: “Ben senin baban olayım, Aişe de senin annen olsun ister misin?”

“Lebbeyk Allahümme lebbeyk” nidalarına mazhar olanlara selam olsun.

22, Şubat 2009 at 9:43 am Yorum yapın

RUH HASTA OLUR MU?

“Sana Ruh’tan sorarlar; De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir” (İsra Suresi, 85).

Ruh sağlığı, ruhun iyilik halidir. Ruh nedir, iyilik nedir? tarih boyunca hep merak edilen en önemli sorulardandır.

Ruh en çok teolojinin ilgi alanına girer. Fakat ruh sağlığıyla ilgilenenler psikiyatr, psikolog ve danışmanlardır.

Nefs ise psikolojinin ilgi alanına. Ve maalesef bugün nefs kavramını ise en çok din hizmeti sunan insanların kullanıldığını görüyoruz.

O yüzden İslam medeniyeti bu alanı ilm-i nefs olarak adlandırılmıştır. Günümüzde ise ruh sağlığı ruh hastası, gibi terimler kullanılmaktadır. Halbuki sormak gerekir “ruh hiç hasta olur mu?” Mesela nefs sağlığı veya hastası gibi tabirler kulağımıza ne kadar itici gelmektedir. Onun için ruh sağlığı ile ilgili söylenenleri bir incelemek gereklidir. Ruh sağlığı hizmeti sunanların ise bu kavram karmaşasından haberdar olmaları gerekir. Yoksa yetki alanlarının birbirine karışacağı öngörülebilir.

İnsan, yaratılmadan önce de yaratıldıktan sonra da hep ilgi kaynağı olmuştur. İnsan üzerine yapılan araştırmalar fen bilimleri ve sosyal bilimlerde en ön sırada gelmektedir. Sadece ilim ehli değil mütefekkirler de insan ile ilgili bilgi vermişlerdir. Hangi durumun iyilik hali olduğuna dair.

Batı ve doğu medeniyetlerinde ruh ve iyilik farklı tanımlanmış ruh sağlığı ise bir aşka tanımlanmıştır.

Batılı uzmanların ruh sağlığı tanımlarına baktığımızda kendi kültürel tezgahlarında dokudukları kendi boyalarıyla boyadıkları bir insan ve insanın ruh sağlığı neticesi çıkmaktadır. Doğulu uzmanların ise kendi kültürel kodlarını tanımların içine sindirdiğini görebiliriz. Bu bağlamda batılı uzmanların ruh sağlığı hakkında kanaatlerinden haberdar olalım. Daha sonra da İslam medeniyetinin tuttuğu ışık altında inceleyelim. Daha sonra bu kişilerin fikirlerini zaman zaman ayrıntılı inceleyebiliriz.

En makul tanımı yapan Frankl’a göre insanın, hayatın anlamını idrak etmesi, varoluşunu anlamlandırması, anlam arayışını tamamlaması ruh sağlığının birincil koşuludur.

Freud’a göre, id-ego süperego arasında kurulan bir denge sonucunda nedeni belli olmayan ya da çok uzun süren kaygı ve bunaltılar geliştirmemiş olma yanında sevme ve çalışma yeteneğine sahip olma ruh sağlığının kendisidir.

Erikson, doğumdan ölüme kadar geçen sürede yer alan sekiz yaşam döneminde egonun kişinin içinde bulunduğu döneme göre kazandığı temel güven-güvensizlik, özerklik-utanç ve kararsızlık, girişim suçluluk duygusu, beceri-aşağılık duygusu, kimlik-rol karmaşası, yakın ilişkiler-yalnızlık, üretkenlik-kısırlık, ego bütünleşimi-umutsuzluk niteliklerinden sağlıklı olanların sağlıksızlıklardan daha fazla oluşu ruh sağlığı işaretidir.

Adler’e göre, abartmasız yetersizlik duygusunu, abartmasız üstünlük çabalarıyla dengeleme ve toplumca onaylanmış bir yaşam biçimi geliştirebilmiş olma ruh sağlığı için önemlidir. Sağlıklı yaşam biçimi geliştirmiş kimseler çevresindeki insanlara sevgi ve yakınlık gösteren bir toplumsal ilgiye, kendisiyle birlikte diğer insanların amaçları ve çıkarlarını gözeten duygu ve düşünceler, yenilgiden ve kendisiyle ilgili gerçeklerle yüzleşmekten korkmayan bir yürekliliğe sahiptirler.

Horney’e göre; kendine güvenlik sağlama ya da kaygıdan korunma amacıyla insanlara yönelme (sevgi), insanlara karşı olma (saldırganlık), insanlardan kopma (bağımsızlık) gibi nörotik ihtiyaçlardan birine saplanıp kalmadan duruma göre bu ihtiyaçlardan üçünü de kullanabilecek kişilik bütünlüğüne ulaşma esnekliği yanında ülküleştirilmiş benlik imgesini koruma davranışları yerine gerçek benliğini yaşayabilme duyarlığı ruh sağlığı için önemli niteliklerdir.

Sullivan’a göre, kendisi ve diğer insanlar hakkında doğru ve yeterli personifikasyonlar geliştirerek kişiler arasında iyi ilişkiler kurabilme sağlıklılık işaretidir.

Fromm’a göre, benliğin bireyselleşmesi için asal bağlardan kurtularak özgürleşmesi ve bu özgürlüğün getirtiği çaresizlik ve yalnızlık duygularından kurtulması için de kendi bireyselliğini yitirmeden diğer insanlarla dayanışma, paylaşma ve sevgi bağlarıyla bütünleşmesi sağlıklılık, işareti olup, alıcı sömürücü, istifçi, pazarlamacı, biyofil, nekrofil yönelim biçimleri sağlıksızlık belirtileridir.

Rogers’a göre bireyin içsel eğilimleri, kendini gerçekleştirmeğe ve bütünlüğe yönelik olmakla birlikte bu eğilimi gerçekleştirmede, benliği kabul edebilme, benliğin içten ve dıştan gelen uyarıcılara (yaşantıya) açık olması, benliğin yaşantılarını gerçeğe uygun bir biçimde simgeleştirmesi, benlikle yaşantı uyuşmazlığı olan durumları fark etmesi, bireyin tüm yaşantılarını benlikle tutarlı hale getirebilmesi sağlıklı benlik nitelikleridir. Bu niteliklerin hepsinin meydana getirdiği bütünüyle işler kişilik yani içinde bulunduğu ana göre kendini gerçekleştiren kişi sağlıklıdır.

Maslow’a göre; gizil güçlerini gerçekleştirici 14 niteliği benimsemiş kişi ruh sağlığı yönünden tam bir psikolojik sağlığa sahip olmuştur. Bu nitelikler şunlardır: Gerçekçi olma, kendini, başkalarını ve doğayı kabul etme, problemlerin çözümüne dönük olma, otonomi sahibi olma, derinliğine duygulanma, insanlara karşı empati, sempati, acıma, duygularını geliştirme, kişilerarası derin ilişkiler kurma, demokratik karakter yapısına sahip olma, amacı araçtan ayırma, filozofik gülmece duygusu geliştirme, yaratıcı olma, özel ve yalnız yaşamdan zevk alma, günlük yaşamında yenilikler bulabilme, içinde geldiği gibi davranma. Bu niteliklere sahip oluş derecesi ile ruh sağlığına sahip oluş derecesi birlikte gitmektedir.

Allport’a göre, olgun ve sağlıklı kişinin nitelikleri olan, benlik kapsamının genişliği, başkalarıyla yakın ve sıcak ilişkiler kurma, kendine güvenme gerçekçi olma, içgörülü ve hoşgörülü olma, bir yaşam felsefesine sahip olma ruh sağlığı ölçütleri olarak alınmaktadır.

Tüm bu tanımların buluştuğu insan algısı materyalist bakış açısını işaret etmekte, kişisel doyum üzerine odaklanmaktadır. Ve insanı sadece bireysel bir varlık olarak değerlendirmektedir. İnsanın insan dışındaki madde ve manayla ilgili bir iddiası yoktur. Batı bilim felsefesinin materyalist, determinist ve pozitivist temelli olduğu düşünülürse bu yadırganmayacaktır.

NOT: Psikoloji merkezli fikirlerimizi paylaştığımız bu köşeyi zenginleştirecek açılımlar düşünüyorum. Bir “psikoloji cemiyeti” oluşturmak suretiyle birikimlerimizi bir etkinlikler dizisine dönüştürebilir, konuyla ilgilenenlerin sesli düşünerek birlikte fikir üretmelerine vesile olabiliriz. Sözü olan buyursun diyelim: psikoterapistanbul@gmail.com

22, Şubat 2009 at 9:42 am 1 yorum

ŞU MAHALLE BASKISI DEDİKLERİ

Bu haftanın en önemli psikolojik hadisesi inançlı insanlara karşı yürütülen psikolojik harekattı. Bahçeşehir Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Başkanı Prof. Dr. Binnaz Toprak’ın sorumluluğunda; İrfan Bozan, Tan Morgül ve Nedim Şener isimli gazetecilerin yönetiminde; Soros’un Açık Toplum Enstitüsü Direktörü Hakan Altınay, Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyeleri Prof. Dr. Yeşim Arat, Prof. Dr. Hakan Yılmaz, Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet İnsel’in de katkılarıyla yürütülen “Türkiye’de Farklı Olmak-Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler” adlı araştırmada sosyolog ve siyaset bilimci Şerif Mardin’in gündeme getirdiği “mahalle baskısı” kavramından yola çıkılarak, Türkiye’de din, muhafazakârlık ve toplumsal baskı arasındaki ilişkinin incelendiği iddia ediliyor.

“İstatistik, yalan söylemenin bilimsel yoludur” maharetiyle aşağıdaki iddiaların toplumsal huzursuzluğun arttırılması yönünde kışkırtıcı bir unsur olarak kullanıldığı söylenebilir. Huzur bozmak diyemiyorum. Çünkü inançlı insanların kaçırılmış huzurunun çok derinlere gömülü olduğu kanaatindeyim. Geçmişte yaşananlar için özür beklenirken, malesef özür başkalarından dileniyor sopa aba altından gene inançlı insanlara gösteriliyor.

İddialar şöyle: “AKP iktidarı, cemaatlerin güçlenmesi gibi etkilerle laikler yalnızlaştırıldı. Mahalle baskısından uzak bir yaşam alanı kurmak oldukça zor. Sünni-Türkler diğer kesimlerin taleplerine duyarsız İslami kesimin şikâyetleri azaldı, laik kesimin şikâyetleri arttı. Artık, cuma namazına giden, başı açık olan eşlerin örtündüklerini, hacca-umreye gitmenin ya da iftar daveti vermenin ‘moda’ olduğu, oruçlu olunmasa bile oruçluymuş gibi davranıldığı yeni bir tip belirdi. AKP iktidarının kadrolaşması, dini cemaatlerin ekonomik gücü ve yaygın örgütlenmesi sonucunda laik kimliği olan kişiler yalnızlaştırılıyor, ötekileştiriliyor ya da iktidar kaynaklı baskıya maruz bırakılıyor”.

Araştırmada milli görüşün iktidara talip olması ve dünya siyasetine soyunmasına denk gelen 1999 yılına kadar yapılan birçok ankette “laik” kesimin dindarları baskı altında tuttuğu yönündeki saptamaların bugün yön değiştirdiği iddia ediliyor. 1999 yılında halkın yüzde 42’sinin “Türkiye’de dindar insanlara baskı yapıldığı” yönündeki kanısının, 2006’da yüzde 17’ye düşmesiyle desteklenen iddia “aman inmesin tekrar yüzde 50’lere çıksın” edasında. Tüm dünya islamiafobia’nın düşmesi için gayret ederken ülkemizde korkunun azalması, hastalıklı zihinlerde maalesef kaygıya sebep oluyor. Ayrıca dindarlara baskı yapıldığına dair kanaatlerin yüzde 17’ye düşmesi baskıların azaldığının göstergesi olarak kabul edilebileceği gibi dindarların sindirildiği olarak da yorumlanabilir. Bu durum araştırmanın operasyonel bir amacı olduğuna işaret edebilir.

Araştırmada inançlı insanların şikâyetlerinin azaldığına, laik kesimin şikâyetlerinde artış olduğuna dikkat çekiliyor. Bugün malzeme olarak kullanmak için inançlı insanların şikâyetleri azaldı diyenler o şikâyetlerin yaşandığında nasıl duymadılar içli ağıtları. İnsaflı insanların dışında hangileri yayınladı, araştırdı bu konuları. Bilim ne zaman ilmi silah gibi kullanmaktan vazgeçtiğinde, tıpkı aslanların kendi tarihlerini yazmadan önce tarihin hep avcıları övmesi yanılgısındaki gibi bir hatadan kurtulur.

“Hastanede başını açmadığı için tedavi edilmeyerek geri gönderilen hastaların cenazesini nereye gömdü bu araştırmacılar. Kamusal yalanın sonucu lise de namaz, okulda başörtüsü tamtamlıkları ne kadar çabuk unutuldu. İçki masasında personel seçmenin hala en geçerli yöntem olmadığı kim söyleyebilir. Sağ elde yüzük hele de alyanssa ne anlam ifade ediyor, hâlâ” diye düşünemeden edemiyor insan.

Bu gerçekler hâlâ yaşanıyorken araştırmanın şu iddiaları gerçekten ironik değil mi? “Mülakatlarda, esnafından, işadamından, memuruna kadar iş yaşamında yer alan çoğu kişinin, ‘Ben de sizdenim’ mesajını vermek üzere cuma namazına gitmeye, ya da kılıyor görünmek için kepenk kapatmaya başladığını, o tarihe kadar başı açık olan eşlerin örtündüklerini, selamlaşmanın ‘merhaba’ ya da ‘günaydın’dan ‘selamünaleyküm’e dönüştüğünü, içki içenlerin kamuya açık yerlerde içmekten imtina ettiklerini, hacca-umreye gitmenin ya da iftar daveti vermenin ‘moda’ olduğunu, ramazanda oruçlu olunmasa bile oruçluymuş gibi davranıldığını, İslami neşriyat bulundurmanın ya da dini cemaat toplantılarına katılmanın zorunlu hale geldiğini, laik ya da sol sendikalardan istifa edilip iktidar yanlısı sendikalara üye olunduğuna” dair iddiaların hepsi dün ters istikamette yaşanmıyor muydu? Özür dilemedeki beceriksizliğine mi saymalı bu itirafları. Peki sahiden bugün özür dilenildiği hüsnü zannı beslenen o baskı uygulamaları devam etmiyor mu? Yoksa sadece herkes kendi yarasına mı merhem arama telaşında inançlı insanlardan başka yarası açıkta kalmış olan varsa tabi.

“Liseli bir erkek öğrenci, başı açık kızları daha güzel buluyor, ancak, evlendiğinde karısının örtülü olmasını istiyordu” iddiası liseli çocuğun lisede okuyan başı kapalı hiçbir kız arkadaş görememesiyle alakalı olabilir mi acaba? Çocuğun evlilik tercihinin toplumsal baskı ile ilişkilendirilmesi, aslında gerçek baskı, zorlama ve yasakçı zihniyetten kaynaklanan başörtüsü yasağını gizleyebilir mi? Liseli çocuk aslında baskı yaşıyor ama bunun farkında değil. Liseli kızlar başörtüsü yasağının farkında mı peki? Ya bu yorumu yapan araştırmacılar… Oruca birbirini teşvik eden öğrencilerden de bahsedilmiş araştırma da. Oruç insanın ruhunu ve zihnini kötülükten arındıran bir ibadettir. Bu çağrıdan esrar, eroin, fuhuş partilerine teşvik ediliyormuş gibi ürktükçe, gaspçı, tecavüzcü, testere dişlililerine davet ediliyormuş gibi korktukça, uygunsuz şekilde kardeşine yakalandığı için genç yaşta kardeş katil olup kireçli ve naftalinli bir sandığı kardeşine mezar kendisine de döşek yapan zihniyetlerin peydahlamaya devam edeceği kanaatindeyim.

Araştırmanın taraflı olduğuna dair tüm bu kanaatlerimiz bir yana araştırmanın yöntemleri de bilimsel olarak nitelendirilemeyecek niteliktedir. Bu mızrak bu çuvala sığmaz. Bu put diş kırar. Araştırma, Aralık 2007-Temmuz 2008 tarihleri arasında Erzurum, Kayseri, Konya, Malatya, Sivas, Batman, Trabzon, Denizli, Aydın, Eskişehir, Adapazarı (Sakarya) ve Balıkesir olmak üzere 12 Anadolu kenti ile büyük göç alan İstanbul Sultanbeyli ve Bağcılar ilçelerinde yüz yüze mülakat yöntemiyle yapılmış. Her ilde 3-4 gün süreyle 265’i erkek, 136’sı kadın olmak üzere toplam 401 kişi ile görüşülmüş.

Amaçlı örneklem (deneklerin CHP İl Örgütleri, ADD, Eğitim-Sen, Pir Sultan Abdal Dernekleri, Hacı Bektaş Veli Dernekleri, Cem Vakfı gibi kuruluşlardan ve dindar insanlara muhalif olarak bilinen eczane, mimarlık bürosu, doktor muayenehanesi işyerlerilerinden seçilmesi-28 şubat sonrasında mağdur edilen başörtülü öğrenci derneklerin, imam hatiplerin, milli görüş kurumları ve kurmaylarının örnekleme dahil edilmemesi) neticesinde arzulanan sonuç alınabilir. Soruların yönlendiriciliği de açık. Tamamen bir kurgu ve kasır üzerine inşa edilmiş.

İçerik analizine baktığımız zaman AKP ve İslamcı kavramlarının çok sık geçtiğini görebiliriz. Bu da provakatif maksatlı amacın nereye yönelik olduğunun göstergesi olarak düşünülebilir.

Toplumda Laik-antilaik ayrımcılığı yaptığı için araştırma toplumsal etik kodlara sahip değil. Bilimsel etikten yoksun olduğu yukarıda izah edildi.

Bu araştırma alanında tek değildir. TESEV desteği ile 2006 yılında Prof. Binnaz Toprak ve Doç. Dr. Ali Çarkoğlu, “Değişen Türkiye’de Din, Toplum ve Siyaset” başlıklı bir rapor hazırlamıştı. Buna göre, Türkiye’de şeriat düzeni isteyenlerin sayısı azalırken, laikliğin tehdit altında olmadığını düşünenlerin sayısının arttığı belirtilmişti. 1999 yılında, “Türkiye’de şeriata dayalı bir din devleti ister miydiniz?” sorusuna “Evet” yanıtını verenlerin oranı yüzde 21 iken, bu rakam 2006 yılında yüzde 9’a gerilemişti. Aynı dönemde, “Türkiye’de son 10-15 yıl içinde köktendinciliğin yükseldiği görüşüne katılıyor musunuz?” sorusuna “Hayır” diyenlerin oranı ise yüzde 61.3 olarak belirlenmişti. Araştırmaya katılanların yüzde 83’ü ise Türkiye’de dindar çevrelerin laik çevrelere baskı yapmadığı görüşünde birleşmişti. Araştırma, Türkiye’de türban, başörtüsü veya çarşaf kullananların sayısında da bir azalma olduğunu ortaya koymuştu.

Şimdi bu iki araştırma sonuçlarını bir araya getirdiğimizde büyük bir tutarsızlık göze çarpmaktadır. TESEV’in sonucuna bakarak AKP ile gelen süreçte inançlı insanların iddialarından vazgeçtikleri, liberalleşme gayreti içine girdikleri, taleplerinden vazgeçtikleri, sekülerleştiklerine dair ipuçları elde edilebilirken bu çok yakın tarihli yeni araştırma tam ters yönde bir iddia ortaya atmaktadır.

Gene 2007 de benim tarafımdan yapılan “Din karşıtı propaganda ve dindarlık” yüksek lisans tezinde Müslümanların son beş yıl içindeki dini inanç, tutum ve davranışlarındaki değişime dair kanaatleri ölçülmüş, neticede din karşıtı algılanan her propagandanın savunmacı dindarlığı geliştirerek insanların inançlarını daha da içselleştirdiklerine vesile olduğu yönünde bulgular elde edilmiştir.

Tüm bu sonuçlar bir araya getirildiğinde aslında din karşıtı algılan her süreç ve propagandanın (28 şubat, 11 eylül, Türkiye’de Farklı Olmak-Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler, …) inançlı bireylerin dinlerini daha çok özümsediklerine dair neticeler vereceği beklenmektedir.

Belki bu beklentiyi keşfedenler mağdur psikolojisinden yağ çıkarmak maksadıyla üretilen provakatif araştırmada niyetlerini de ele vermektedir. İnançlı insanların varoluşlarını anlamlandırdıkları kodların varlığına olan bir hıncın bir göstergesi olarak algılanabilen bu saldırganlık “varoluşun varlığına tahammülsüzlük” olarak adlandırılabilir.

Yarın kendi araştırmamızdan daha ayrıntılı bahsederek sizin şer bildiğinizde hayr vardır ilkesinin geçerliliğine bir kez daha şahit olabiliriz. Çalışma evrenimiz küresel düzeyde yürütülen 11 eylül sonrasında yoğunlaştırılan İslam karşıtı propagandanın etkilerini incelemek üzerine kurgulanmıştı. Ön okuma yapmak isteyenler için www.dinpsikolojisi.wordpress.com adresinden tez indirilip incelenebilir.

Dün mahalle baskısıyla başlayan ötekileştirilenlerle devam eden tartışmamıza bugün Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe Ve Din Bilimleri Anabilim Dalı, Din Psikolojisi Bilim Dalında 2007 yılında gerçekleştirilen “Din Karşıtı Propaganda Ve Dindarlık (11 Eylül Örneği)” isimli Yüksek Lisans Tezi çalışmasıyla devam ederek, Prof. Dr. Binnaz Toprak’ın “Türkiye’de Farklı Olmak-Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler” başlıklı araştırma sonuçlarıyla varılmak istenen noktanın izahını yapmak niyetindeyiz.

11 Eylül 2001 yılında yapılan uçak saldırıları sonucunda, ABD ve müttefiklerinin “teröre karşı savaş” maskesi altında başlatmış oldukları, İslama ve Müslümanlara yönelik topyekûn harekat neticesinde, medya etkili bir şekilde kullanılmıştır. Tüm dünyaya uyarı niteliğinde mesajlar verilerek İttifak güçlerinin yanında yer almayanlara (özellikle Müslümanlara) gözdağı verilmiştir. Fiili savaşın yanında doğrudan ve dolaylı bir şekilde sürdürülen propaganda ve psikolojik harp uygulamaları neticesinde hem dünya kamuoyunun desteği alınmış hem direniş gösteren güçler zayıflatılmış hem de İslam küçük düşürülmüştür. Tüm dünya Müslümanlarını hedef alan bu propaganda sürecinin Türkiye’de algılanışıyla, Türkiye’deki Müslümanların dini tutum ve davranışlarının değişimi arasındaki ilişkiyi konu alan bu araştırmada; din, dindarlık, dini gelişim ve değişim, dini değişim, din karşıtlığı, propaganda ve kişilik kavramları incelenerek, din karşıtı propagandanın dinle ilgili tutum ve davranışlara etki edip etmediği; etki ettiyse hangi koşullarda bu etkinin değiştiği tespit edilmeye çalışılmıştır. Din karşıtı propagandaların etkilerini anlamak ve gerekli tedbirleri almak için bu verilerin kullanılması düşünülmüştür. Araştırmanın ana amacı; algılanan din karşıtı propaganda ile dini değişim tutumları arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Temel merakı “11 Eylül sonrasında gerçekleşen din (İslam) karşıtı propaganda ile Türkiye’deki Müslümanların dini tutum ve davranışlarındaki değişim arasında bir ilişkili var mıdır? Sorusuna cevap aramaktır. Araştırmanın örneklemi İstanbul’da yaşayan, kendisini Müslüman olarak ifade eden, anketi doldurmaya gönüllü olan 633 denekten oluşmaktadır.

Araştırmada 3 ölçme aracı kullanılmıştır: Kişisel Bilgi Formu, Maruz Kalınan Propaganda Algısı Ölçeği, Dini Değişim Ölçeği. Maruz Kalınan Propaganda Algısı Ölçeği, kavramsal ve eylemsel propaganda olmak üzere iki alt faktörden meydana gelirken; Dini Değişim Ölçeği, dinin inanç, bilgi, etki, tecrübe ve ibadet boyutlarından oluştuğu görülmüştür. Dini değişim ölçeğinde deneklerin 5 yıl öncesine göre formu doldurdukları andaki durumlarını değerlendirmeleri istendiği sorularda 5’li dereceleme kullanılmıştır. Çeşitli engeller olsa da ibadet etme sıklığım 5 sene öncesine göre (çok arttı, arttı, değişmedi, azaldı, çok azaldı) şeklindedir.

Aşağıdaki tablolarda görüleceği gibi yapılan din karşıtı propagandaların algılanış düzeyleri faktör analizi tablolarında verilmiştir. Bu tabloya göre ,814 düzeyine kadar bir baskı ve sindirme algılanmıştır. Küresel ölçekte yapılan bu araştırma sonuçlarının bilim etiğine uygun insanlarca Türkiye evreninde yapılması durumunda benzer sonuçlarla karşılaşılacağı öngörülmektedir. Fakat yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış.

Tablo-1: Kavramsal Propaganda Alt Boyutu Faktör Analizleri

p3. Müslümanların terörist olduğuna dair iddiaları duydunuz mu?
,814

p4. “İslami terör” kavramını duydunuz mu?
,812

p2. “Radikal İslam” kavramını duydunuz mu?
,771

p5. İslamın çağdışı bir inanç ve yaşam modeli olarak sunulduğunu duydunuz mu?
,752

p1. “İslam fobisi” kavramını duydunuz mu?
,617

p6. Gayri Müslimlerin Müslümanlardan daha prensipli ve çalışkan olduğuna dair haberler duydunuz mu?
,427

Tablo-2: Eylemsel Propaganda Alt Boyutu Faktör Analizleri

p11. Avrupa’da cami kundaklandığından haberiniz oldu mu?
,711

p9. Camide yaralı Müslümanların vurulduğunu gördünüz mü?
,705

p8. ABD askerlerinin Ebu Garip Hapishanesinde Iraklılara yaptığı işkence görüntülerini izlediniz mi?
,689

p10. Türk askerlerinin başına çuval geçirildiğinden haberdar oldunuz mu?
,574

p12. Hz. Muhammed hakkında çizilen karikatürlerden haberiniz oldu mu?
,574

p7. Guantanamo’da Müslümanlara yapılanlardan haberiniz oldu mu?
,541

Araştırmada dini bilgi düzeyini belirten 627 kişinin 4’ü (%0,6) hiç dini bilgisi olmadığını, 49’u (%7,8) düşük düzey, 411’i (%65,6) orta düzey, 163’ü (%26) ise yüksek düzey bilgi sahibi olduğunu belirtmiştir. Öznel dindarlık algısını belirten 629 kişinin 19’u (%3) dinle ilgisiz, 98’i (%15,6) az dindar, 438 (%69,6) dindar, 74’ü (11,8) ise çok dindar olarak kendilerini ifade edenlerden oluşmaktadır. 628 kişinin 213’ü (%33,9) bir cemaate mensupken, 415’i (%66,1) ise herhangi bir cemaate mensup olmadığını belirtmiştir. Dini bilgilerinin kaynağını bildiren 629 kişinin 161’i (%25,6) dini bilgilerini aileden, 96’sı (%15,3) dini bilgilerini okuldan, 136’sı (%21,6) dini bilgilerini kendisi, 99’u (%15,7) dini bilgilerini din görevlisinden, 100’ü (%15,9) dini bilgilerini cemaatten, 37’si (%5,9) ise dini bilgilerini arkadaştan öğrendiğini belirtmiştir. 11 Eylül sonrasında gelişen olayları anlamlandıran 594 kişinin 173’ü (%29,1) haçlı seferi, 188’i (%31,6) emperyalizm, 137’si (%23,1) teröre karşı savaş, 96’sı (%16,2) ise diğer olarak algıladığını belirtmiştir. Deneklerin 11 Eylül sonrasında yapılan din karşıtı propagandadan dini duygularının nasıl etkilendiğine göre dağılımları ise şöyledir: 605 kişinin 375’inin (%59,2) dini duygularında bir değişiklik olmazken 126 (%19,9) kişinin dini duygularının rencide olduğu, 104 (%16,4) kişinin ise çok rencide olduğu anlaşılmaktadır.

SONUÇ

Dinle ilgili tutum ve davranışlardaki değişim ve propaganda birbiriyle ilişkili kavramlardır. Din, insana varoluş amacını açıklar, hayatın anlamı hakkındaki soruları cevaplar, insana huzur verir ve kalbin mutmain olmasını sağlar. Din, insanı ontolojik varoluşsal boşluklardan korur; insana iyiliği emreder, kötülüğü yasaklar. Böylece din, insan ve toplum hayatında karmaşa oluşmasını engeller. Din, bireyin hayatını kuşatır, hayatın tüm alanlarına hitap ederek etkili olur. Dindarlık, dini kurallara uymayı gerektirirken; dinden uzaklaşmak, kuralsızlık doğurabilir. Dolayısıyla dinin, toplumda koruyucu ve onarıcı bir unsur olduğu düşünülebilir.

Bir toplumun dine olan inancı zayıflatılarak, insanların tutum ve davranışları şekillendirilebilir. Dini zayıflatmak için kullanılan en önemli araçlardan birisi ise propagandadır. Bu konuda Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın “Psikolojik Savaş” isimli eseri okumaya değerdir.

Din karşıtı propaganda, dini etkilerken, din de propagandanın etkisini kırabilmekte hatta dinin lehine çevirebilmektedir. Başka bir ifade ile propagandist, propagandasıyla, savunmacı dindarlığı geliştirebilir, planlamadığı bir sonuç alabilir. Araştırmada yanıtı aranan problemler için yapılan analizler neticesinde, varılan sonuçlar aşağıdaki gibi özetlenebilir.

1. DEMOGRAFİK ÖZELLİKLER ve DİNİ DEĞİŞİMLE İLGİLİ SONUÇLAR

Dini değişim ölçeğinin tüm boyutlarında, ölçek parametrelerine göre, dinle ilgili tutum ve davranışların değişimi, dini eğilim sergilemektedir. Kanaatleri ifade eden bu bulgu ve sonuçlardan, deneklerin 5 yıl öncesine göre kendilerini daha dindar gördükleri anlaşılabilir.

1.1. Cinsiyet ve Dini Değişim

Dinle ilgili tutum ve davranışlardaki değişim, cinsiyete göre farklılaşmaktadır. Dini değişim ölçeğinin sosyal etki boyutuna giren tutum ve davranışlardaki değişim; sosyal hayattaki dış görünüm, giyim, tesettür, makyaj, sünnet sakal konusunu kapsamaktadır. Erkeklerin bu boyuta giren tutum ve davranışlarının değişimiyle ilgili kanaatlerinin, kadınlara göre daha yoğun dini eğilim gösterdiği anlaşılmaktadır. Erkeklerin kadınlara oranla dinin lehine daha yoğun dini eğilim tutumu sergilemesinin sebebi, sosyal hayatta daha etkin olmalarından kaynaklanabilir. Dini değişimin inanç, etki, bilgi, ibadet, iktisadi etki boyutlarına giren tutum ve davranışlardaki değişim de ise kadınların ve erkeklerin benzer özellikler taşıdıkları söylenebilir.

1.2. Yaş ve Dini Değişim

40 yaş ve üstü grup diğer yaş gruplarına göre daha yoğun dini eğilim sergilediği kanaatindedir. Dini değişimin etki, bilgi, ibadet boyutlarına giren tutum ve davranışlarla ilgili değişim hakkındaki kanaatlerinden, dinin etkisine daha çok girdikleri, dini bilgilerini daha çok arttırdıkları, ibadetlerini daha sık eda ettikleri anlaşılabilir.

Bununla beraber 20 yaş ve öncesi grubun, dini değişimin inanç boyutunda en yoğun dini eğilimi sergiledikleri görülmektedir. Soyut işlemler dönemine girmek, idealizm ve dinle yeni tanışmak, gencin, dini eğiliminin yoğunlaşmasına sebep olabilir. En seyrek dini eğilim sergileyen grubun ise 21-39 yaş arası olduğu söylenebilir. Özetle genç ve yaşlıların orta yaş grubuna göre daha çok dini eğilim sergiledikleri kanaatinde oldukları görülmüştür.

1.3. Eğitim Düzeyi ve Dini Değişim

Eğitim düzeyine göre dini değişimde farklılaşmalar vardır. İlkokul mezunlarının, daha üst eğitim kurumlarından mezun olanlara göre dini bilgilerini ve inançlarını arttırarak dinden daha çok etkilendiği söylenebilir. Ortaokul mezunlarının ibadetlerini daha sık eda ettikleri, lise mezunlarının ise dinin sosyal etkisine daha çok girdikleri anlaşılmaktadır. Lisansüstü eğitim mezunlarının, dinin iktisadi ilkelerini daha çok benimsediği gözlenmiştir. Tüm gruplar en yüksek grup ortalamalarıyla dini bilgilerini arttırdıkları kanaatindedirler. Genel olarak; eğitim düzeyi düştükçe dini eğilimin yoğunlaşmakta olduğu söylenebilir.

1.4. Ekonomik Düzey ve Dini Değişim

Araştırmada, gelir durumunun dinle ilgili tutum ve davranışlardaki değişimi etkilediği tespit edilmiştir. Dinden en çok orta düzey ekonomik gelir seviyesine sahip olanların etkilendiği görülmüştür. Yüksek ekonomik gelire sahip olanların ise düşük ekonomik gelire sahip olanlara göre dinden daha çok etkilendikleri görülmüştür.

Orta düzey gelir grubunun diğer gelir gruplarına göre daha yoğun dini eğilim göstermesinin sebebi zenginlerin kibir; fakirlerin de suçlama yüzünden dine mesafeli durmaları olabilir. Orta gelir düzeyine sahip olanların daha yoğun dini eğilim sergilemeleri ise şükür ve dua arasında bulunmalarından kaynaklanabilir.

2. KİŞİSEL ÖZELLİKLER ve DİNİ DEĞİŞİMLE İLGİLİ SONUÇLAR

2.1. Takip Edilen Haber Alma Organı ve Dini Değişim

Haber alma organı olarak radyoyu tercih eden bireylerin, dinle ilgili tutum ve davranışlarındaki değişim daha yoğun dini eğilim göstermektedir. Radyo dinleyicilerinin genel olarak takip etmeyi tercih ettikleri bir frekans olması bu sonuçta önemli rol oynayabilir. Gazetenin de aynı sebepten dolayı radyodan sonra dini eğilimin en yoğun görüldüğü haber alma organı olduğu düşünülebilir.

2.2. Takip Edilen Program Türü ve Dini Değişim

Program kategorisinden, dini program türünü en sık takip edenlerin, dinle ilgili tutum ve davranışlarındaki değişim daha yoğun dini eğilim göstermektedir. Burada da kişinin tercihinin kendi dindarlığını etkilediği görülmektedir.

Bu sonuç insanın başına gelenlerin kendi elleriyle yaptıklarından kaynaklandığını hatırlatabilir (Kur’an-ı Kerim, Şura Suresi, Ayet 30).

2.3. Dini Bilgi Düzeyi ve Dini Değişim

Dini bilgi seviyesi düşük olanların, dinle ilgili tutum ve davranışlarındaki değişim daha yoğun dini eğilim sergilemektedir. Dini bilgi seviyesi düştükçe dini eğilim yoğunlaşmış, dini bilgi yükseldikçe dini eğilim daha seyrek görülmüştür. Bu sonuç, dini bilgi seviyesi düşük olanların, dini bilgilerini ve yaşayışlarını hızla arttırdıklarını gösterebilir.

Ayrıca, dini bilgi seviyesini yüksek olarak ifade edenlerin, gerçekten din konusunda çok bilgili oldukları ve dini bilgi artışı olarak niteledikleri bilgi kümesinin muhteviyatının çok fazla bilgi içermesi, bu gruptakilerin dini bilgilerini daha az arttırdıkları kanaatinde olmalarına sebep olabilir. Gene aynı şekilde dini bilgi seviyesi yüksek olanların dinle ilgili tutum ve davranışlarındaki dini eğilimin diğer gruplara nazaran daha seyrek görülmesinin sebebi, bu kişilerin dini bildikleri kadar da yaşadıkları kanaatinde bulunmaları olabilir.

2.4. Öznel Dindarlık Algısı ve Dini Değişim

Araştırma örneklemi çerçevesince, bireylerin öznel dindarlık algısı arttıkça dinle ilgili tutum ve davranışlarındaki dini değişim, daha yoğun dini eğilim sergilemiştir. Öznel dindarlık algısı azaldıkça da dini eğilimin daha seyrekleştiği görülmüştür. Öznel dindarlık algısı arttıkça sanılanın aksine dinle ilgili tutum ve davranışların değişiminde daha yoğun dini eğilim görülmesinin sebebi, dinle ilgili tutum ve davranışlar, dini eğilim gösterdikçe öznel dindarlık algısının da artması olabilir.

2.5. Cemaate/Görüşe/Gruba Mensubiyet, Dinin Öğrenildiği Kaynak ve Dini Değişim

Dini bir gruba mensubiyetin; dinle ilgili tutum ve davranışlardaki değişimde, mensup olanların lehine rol oynadığı görülebilir. Aynı zamanda dinin, mensubiyet çerçevesinde öğrenilmesi de, dinle ilgili tutum ve davranışların değişimindeki dini eğilimi yoğunlaştırabilir.

İnsan kelimesinin kökünde olan ‘üns’iyetin (yakınlık), fıtri bir olgu olması, mensubiyetin dindarlaşmaya sağladığı katkıyı açıklayabilir. Bundan dolayı din ile ilgili birçok tutum ve davranışın mensubiyetle ilgili olduğu düşünülmektedir.

2.6. 11 Eylülün Nasıl Anlamlandırıldığı; 11 Eylül Sonrasında Yapılan Propagandanın Dini Duygulara Etkisi ve Dini Değişim

11 Eylül sonrasında yaşanan din karşıtı propagandaya maruz kalanlardan, propagandayı haçlı seferi olarak algılayanların ve çok rencide olanların, dinle ilgili tutum ve davranışlarındaki değişim daha yoğun dini eğilim göstermektedir.

Bu sonuç, 11 Eylül sonrasında maruz kalınan propagandayı haçlı seferi olarak anlamlandıranların ve bu propagandadan dini duyguları rencide olanların, içe kapanıp dindarlıklarını daha yoğun yaşadıklarını, musibetlerden kurtulmak için dualar ettiklerini, din adına daha çok çalışmaya motive olduklarını ve partikülarizm yaparak daha fazla dini eğilim sergilediklerini düşündürebilmektedir.

Bununla beraber, maruz kalınan din karşıtı propagandaya direnç gösterenlerin dini kimliklerini daha da güçlendirerek, dini savunmacı bir yaklaşımla daha yoğun dini eğilim sergilemesi, savunmacı dindarlığa bir örnek olarak gösterilebilir.

3. DEMOGRAFİK ve KİŞİSEL ÖZELLİKLERLE İLGİLİ SONUÇLAR

3.1. Cinsiyet ve Mensubiyet

Erkeklerin, kadınlara göre herhangi bir cemaate/tarikata/görüşe daha çok mensup oldukları görülmektedir.

Erkeklerin, Türk toplumunda daha sosyal olması ve ev dışındaki işlerle daha çok ilgilenmesi neticesinde, erkeklerin daha çok mensubiyeti tercih ettikleri düşünülmektedir.

4. PROPAGANDA ve DİNİ DEĞİŞİMLE İLGİLİ SONUÇLAR

Dini değişimin iktisadi etki ve sosyal etki alt boyutuna giren tutum ve davranışlardaki değişim ile din karşıtı propaganda arasında pozitif yönde anlamlı ilişkiler olduğu görülmüştür. Propaganda arttıkça, dini değişimin dindarlık lehine yoğunlaştığı görülmektedir. Başka bir ifade ile din karşıtı propaganda arttıkça dinle ilgili tutum ve davranışlardaki değişimin daha yoğun dini eğilim gösterdiği söylenebilir.

Bu sonuçtan, maruz kalınan din karşıtı propagandanın şiddeti ne kadar artarsa, savunmacı dindarlığın o kadar artacağı, dinle ilgili tutum ve davranışların değişimindeki dini eğilimin daha yoğunlaşacağı, propagandanın ters tepebileceği için propagandistin hedefine ulaşamayacağı anlaşılabilir.

Demografik ve kişisel (olgusal) özellikler dini değişimle ilişkilidir ve anlamlı farklılıklar yaratmaktadır. Dini değişim ile din karşıtı propaganda arasında da manidar bir ilişki vardır. Bu iki durum göz önüne alınırsa din karşıtı propagandanın dini değişime etkisi, demografik ve kişisel özelliklere göre de farklılık gösterebilir.

5. GENEL DEĞERLENDİRME

Alınan bu sonuçlar neticesinde, deneklerin kendilerini 5 yıl öncesine göre daha dindar gördüklerine dair kanaatlerinden anlaşıldığı kadarıyla, Türkiye’deki Müslümanların dinle ilgili tutum ve davranışlarındaki değişimin, 5 yıldan bu yana, dini eğilim sergiledikleri anlaşılabilir. Ayrıca din karşıtı herhangi bir propaganda algılayan bireylerin, savunmacı dindarlıklarını geliştirerek, daha yoğun dini eğilim sergilediği görülebilir.

Tüm dünyada ve Türkiye’de yapılan din karşıtı propagandanın maksadına ulaşamadığı, aksine geri teperek Müslüman kimliğinin daha çok sahiplenilmesine, İslam dinin daha çok benimsenmesine katkı sağladığı düşünülmektedir.

Özetle; din karşıtı propagandanın, bireylerin daha yoğun dini eğilim sergilemesine sebep olduğu düşünülmektedir.

Tüm bu araştırma sonuçlarından anlaşılacağı gibi dindarlara yapılan baskılar geri tepmiş, kitlelerin dini içselleştirmesini hızlandırmıştır. Bu yüzden şimdi sürdürülen dindarların mahalle baskısı yaptığına dair propaganda da maksadına ulaşamayacaktır. Tez hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olmak isteyenler www.dinpsikolojisi.wordpress.com adresinden tezi indirilip inceleyebilirler.

22, Şubat 2009 at 9:41 am 1 yorum

Psikolojik din hizmetleri yaygınlaştırılmalı

Rabbimizin üzerimizdeki nimetlerini hatırlamak ve şükürdeki noksanlıklarımızı gözden geçirmek için bir hafta süreyle üniversite hastanesinde misafir olmak nasip oldu. Hastanede kaldığımız süre zarfında bazı gözlemlerde bulundum. Klasik bulguların dışında eksikliğini çok ciddi bir şekilde hissettiğim bir husus var ki gazetemizin Aile ve Hayat sayfalarının önderlik etmesi gereken bir konu.

Belki daha önceden başka yerlerde dile getirilmiş olan bir hizmeti burada da tekrarlayarak yetkililere hatırlatmak icap eder. Kim bilir belki de önceden dile getirilmemiş bir mevzuu kaleme almaktayız. Her halükarda da konu önemlidir. Bizden önce dile getirenler varsa doğru yapmıştır. Fakat bu dile getiriş etkili olmadığı içindir ki bizde aynı eksiklikten hareketle teklifi burada yineleyeceğiz.

Tedavi için vesile aradığımız hastanenin kampüsü içinde birden çok cami bulunmaktadır. Camilerde diyanet görevlileri mevcuttur. İlgililer görev tanımı içinde bulunan namaz kıldırma memurluğunu başarıyla gerçekleştirmektedirler. Bu konuda disiplinli ve dakik tutumlarından dolayı her birine teşekkür etmeyi bir borç bilirim.

Benim zihnimde canlandırdığım cami görevlileri maalesef gerçek hayattaki karşılığından çok daha farklı. Görevlilerin sosyal hayattan uzaklığını vurgulayarak mevcut durumun tasviriyle diyanet camiasını yıpratmak istemiyorum. Bu gerekçeden hareketle düşüncelerimi karşılaştığım olumlu örneklerle süsleyeceğim. Tanıma şansımın olduğu diyanet görevlilerinin birkaç örneğini vereceğim.

Bir imam cami derneğinde esnafı bir araya getirerek 500 üniversite öğrencisine burs vermektedir. Kutluyorum. Bir imam camisini mahallede yaygın eğitim merkezi haline getirmiş, uzmanları toplantılar için camiye cemaate davet etmiş, bir başka imam cami derneğiyle kurduğu lokalde düğün dernek toplantıları tertip ederek oluşturduğu gelirle ihtiyaç sahibi insanlara yardımcı olmuş kurslarda öğrenciler okutmuştur. Daha nice örnekler var, asıl konumuza geçmek için bu kadarıyla iktifa edelim inşallah.

Hastanede kaldığım süre zarfında yaptığım gözlemler ve mülakatlar sonucunda hastaların psikolojisi ile ilgili bulgularım şunlar:

*Yaşam sevinçlerinde ve arzularında düşüş,

*Hayattan beklentilerinde solukluk,

*Şifa motivasyonu zayıf,

*Gelecekle ilgili belirsizlik,

*Üzüntü, keder,

*İlgi yoksunluğu,

*Sevgide azalma,

*Kadere kızgınlık,

*Adalet duygusunda zedelenme,

*Kendini, toplumu, çevreyi, hastalığı veren yaratıcıyı suçlama,

*Hayatın anlamını sorgulamada bozukluk

*Dini şüphe,

*İsyankârlık,

*Reddetme,

*Küskünlük,

*Umutsuzluk,

*Çaresizlik,

*Çöküntü vb…

Mevcut ruhsal çöküntü bu maddelerle sınırlandırılamayacak kadar geniştir. Bu belirtileri incelediğimizde bir gerçek açıkça gözümüzün önüne gelmektedir. Hastaların psikolojik ve dini desteğe ihtiyacı vardır. Bir kısmı psikolojik destekle normalleşebilecekken bir kısmı dini telkinle normalleşebilir. Bir kısım çöküntüler içinse her iki destek türüne de gereksinim vardır. Bu iki destek türü de iki branşta da bilgi sahibi uzmanlarca sağlanabilir.

İmamlar psikoloji bilmeli, psikologlar İslam’ı tanımalı
Ruh sağlığı hizmeti sunan profesyoneller dini inançlardan, din hizmeti sunan profesyoneller de psikolojinin tecrübelerinden istifade etmelidir. Bu iki hizmet türünden biri diğerine tercih edilemez. Din hizmetini sunanlar psikolojinin tecrübelerini kullanmalıdır. Reddetmek iki branş için de metodolojik bir hatadır. Disiplinler arası anlayışa ve işbirliğine en çok ihtiyaç duyulan alan ruh sağlığı hizmetleridir. Zaten psikolojik rahatsızlıkların temel sebeplerinden biri insanın fıtrat yazgısından kayış veya kopuş değil midir? Bu konuda din psikologlarına müracaat edilmelidir.

Özellikle de hastane içinde ve yakınında hizmet sunan Diyanet personelimiz, şifa arayan bu hastaların zikredilen ihtiyaç ve beklentilerini dikkate almak suretiyle ruhsal açmazlarını çözmede rehberlik ederek desteklenmesinin yanında ailelere yönelik bütüncül destek programları planlanmalıdır. Ölümle sonuçlanan vakalarda hazır bulunulmalı cenaze yakınları teskin edilmelidir.

Sağlık personelleriyle de yapılan istişareler ışığında din psikolojisi uzmanlarınca hazırlanan hastalara yönelik psikolojik ve dini destek ziyaretleri planlanmalı, hal hatır sorulup ihtiyaçları dinlenmeli, hayırlı şifalar dilenmeli, duanın iyileştirici gücünden örneklerle bahsedilmelidir.

Diyanet görevlilerinin namaz kıldırmak mesaisi dışında da sorumlulukları olması gerektiğini düşündüğüm için bu ihtiyacı fark etmiş bir kişi olarak dile getirdim.

Bu ziyaretler önce insanlığımızın gereği, sonra Müslümanlığımızın gerekliliği, daha sonra da diyanet görevlisi olmanın sorumluluğunda olduğunu düşünüyorum. Böylece insanlık için sayısız faydalar yakalanacağına eminim.

Son olarak hastanede bulunduğum süre zarfında beni ziyaret ederek, telefonla arayarak acil şifalar dileyen tüm akraba ve dostlarıma, başta İÜ Cerrahpaşa endokrin servisi sorumlu hemşiresi İlknur Hanım olmak üzere tüm sağlık ekibine teşekkür ederim. Başta oda arkadaşlarım ve Gazze’deki yaralılar olmak üzere tüm şifa bekleyen insanlara Cenab-ı Hakk’tan acil şifalar dilerim.

22, Şubat 2009 at 9:39 am Yorum yapın

Sakarya Üniversitesinde Doktora

Felsefe ve Din Bilimleri ABD bu yıl Din Psikolojisi Doktora öğrencisi alacaktır.
http://www.sakarya.edu.tr/

22, Temmuz 2008 at 1:37 pm 1 yorum

psikoloji

kalpler ancak allahın zikriyle tatmin olur
kalpler ancak allahın zikriyle tatmin olur

22, Temmuz 2008 at 1:35 pm Yorum yapın

asıl meçhul diyenlermiş…

Bir mimar düşünün. İnşaat yapacak. Fakat demiri, çimentoyu ve tuğlayı bilmiyor. Hazır betondan da haberi yok. Bu mimarın inşaat yapmaya kalkışması ne kadar mahsurluysa insanın fıtratını sorgulamadan, bilmeden, tanımadan, anlamadan, düşünmeden, fıtratına inanmadan yapılan tüm açıklama ve iddialar bir o kadar mahsurlu ve eksiktir. Nitekim psikoloji tarihine baktığımız zaman herkesin kabul ettiği bir teori bulmak pek mümkün değildir. Çünkü talebesi hocasına karşı çıkmış öyle değildir böyledir demiş, fakat kendi hoca olunca talebeleri de kendisine hayır seninki de yanlış asıl doğru bu diyerek gitmiştir. Her gelen bir öncekini yanlışlamış, öncekinin eksik yönlerini ortaya koymuş, fakat tam anlamıyla insanı kuşatan bir kuram geliştirememişlerdir. Tüm bunların sebebi ise psikolojinin bilim olarak doğduğu bebeklik devresini geçirdiği coğrafyaya alakalıdır. Kendi içinde bulunduğu karmaşayı kastedip karanlık çağ diye adlandırdığı dönemde aynı zaman dilimdeki İslam medeniyetinin aydınlığını göremeyen Avrupa, sömürgelerden kaçırılan sermayeye dönüştürülen birikintinin katkısıyla yaşadığı Rönesans reform hareketleri neticesinde üzerinde baskısı olan kilise din tanrıdan kurtulma için kendine toplum olarak güvenmişti. Endüljans, yüksek kilise vergileri, zorunlu kilise bağışları, enterdi, aforoz, skolâstik düşünce, dogmatizm, engizisyon, papaz tecavüzü, beyliklerin kiliselere borcu, halkın kiliseye borcu ve faizleri gibi birçok konuda insanları dini yaşantıdan dinden tanrı sevgisinden uzaklaştıran bir kilise anlayışının olduğu bir dönemde yeni yeni yeşeren sosyal bilimler insani ve ilmi amaçlardan uzak bir maksatla kategorileştirilip adlandırılıyordu. Mesela bir ülkedesiniz sömürüyorsunuz. Ülke halkının kültürünü anlamak için toplanan bilgiler antropoloji, halkı yönlendirmek kitleleri etkisizleştirmek için toplanan bilgiler sosyolojiyi, insanları etkilemek için toplanan bilgiler de psikolojinin ilk dokümanları ve ilk sebepleriydi. Sosyal bilimlerin gelişmesini sağlayan bu kanlı ve puslu coğrafyanın dışında ise darwin tanrı inancıyla savaşmak için yaptığını söylediği araştırmalarda insanın varoluşunun yoktan değil evrimsel olduğunu iddia ediyordu. Kitleler hızla darwin dinine geçerken bir yandan da Marks din afyondur diyecektir. Bu ortamda darwin’le mektuplaşarak birbirlerini tebrik ederek psikoloji literatürünün otoritesi! freud’un yetiştiğini görüyoruz. Burada itirazlar gelecektir. İlk psikoloji laboratuarı ilk psikolog vs… unutmayalım ki avrupanın karanlık çağ diye adlandırdığı tarih İslam medeniyetinin tüm dünyayı aydınlattığı dönemdi. O karanlık kendi karanlıklarıydı. Çünkü aslanlar tarihini yazmadan önce tarih hep avcıları över. Böyle bir ortamda doğan yetişen bir sosyal bilim olan psikolojinin avrupada hâkim olan din karşıtlığından yaratıcı düşmanlığından etkilenmemesi mümkün değildir. O yüzden birçoğu ateist olan psikologlarca şekillendirilmiş bir psikoloji yukarda bahsettiğimiz kumdan çakıldan çimentodan haberi olmayan mimara benzer. Ve kediye ciğer teslim edilemez.

Örnek olarak freud’dan birkaç alıntı yapalım. Evrim teorisinin iddiacısı, çağdaşı darwin’den etkilenen freud aynı darwin gibi hayvanlara bakarak insanı anlamaya çalışıyor. Yavru öküzler annelerine cinsel olarak duydukları arzu ve istek yüzünden birleşip babalarını uzaklaştırır veya öldürürlermiş. İnsanlar da bundan aynı içgüdüyle babalarını ilkel çağlarda öldürmüşler. Daha sonra da vicdan azabı ve suçluluk duygusuyla pişmanlıklar anma programlarına, o da totemlere, totemler de tanrı inancına zamaaaaaaan içinde dönüşmüş. İnsandaki tanrı fikri burdan oluşmuş ve gelişmiş. Zaten freud insanı iki temel güdüyle açıklamaz mı? Saldırganlık ve cinsellik. Her şeyin temeli der. Hatta o kadar ki; tüm annelerimizden özür dileyerek yazıyorum, erkek çocuk annesinin memesini cinsel bir doyum için emer bile der. Aynı şekilde kız çocuk için de babasına yönelik cinsel ilgiden bahseder. Oidipus ve elektra kompleksleri diye bunları adlandırır. İnanılmayacak gibi ama hala freud’dan ne dünya ne de bizim psikologlar vazgeçemedi.

Freuda takılmayalım. Gene ortaçağa dönelim. Psikoloji ve “insana itiraf etme” kültürüne dönelim. Kiliseye olan güvenin yıkılmasından sonra ruhundaki kirleri temizlemek! için papazlara giden halk rahatsızlıklarını giderecek! yer aramış ve bu boşluğu psikologlar doldurmuştur. Bir nevi modern yaşam dininin kurumları olan kilise yerine alışveriş merkezi, papaz yerine psikolog, günah çıkarmaya yerine terapi gibi olguları üretmiştir. Fakat psikologlar gelince değişen nedir. Bir papazın günah çıkarma seansında kullandığı kelimeleri ve iletişim dilini terapotik becerilerin tamamında göreceksiniz. Hmm, evet, dinliyorum, demek bunu yaptın, hmmm. Veya psikolojinin en işlevsel hangi sektörde kullanıldığına bir bakın. Psikolojiyi en iyi kullanan sektör kapitalizmin tüketimi körükleyen talebi patlatmaya çalışan tüketim kültürüne insanları zorlayan reklâm endüstrisidir. Haksız mıyım?

Ayrıca kilisenin ilk günah öğretisi sürekli insanları suçluluk psikolojisi içine kıvrandırıp önce kiliseye sonra psikoloğa bağımlı hale getirmiştir. Bunu sağlamak için de hayvan eğitimdeki metotları kullanmışlardır. O yüzden ilk dönemlerde pavlov thorndike gibi davranışçılar hayvan eğitimi asırlar öncesinden bilinen ve yapılan bir olgu olmasına rağmen hayvanları şartlı ve şartsız koşullama gibi kalıpçılıklarla uğraşmışlardır. Tekrar psikoloji tanımına dönersek davranışçılığın ne kadar hâkim olduğunu anlaşılır. İnsana hayvan gibi bakışı sezersiniz. İnsan ve davranışı… Allah Allah. Düşüncesiyle, inancıyla, tutumlarıyla, duygularıyla vs… diğer canlılardan farklı olan bir varlığın tüm bu ayırıcı olan özel niteliklerini nasıl olurda her türde görünen bir başlık altında toplarlar. Davranışmış… Pabucumun davranışçıları… Davranış tüm bu insani nitelikleri kapsayacak kadar anlamlı değil bence. İnsanı tanımlarken belki davranış ta olmalı. Ama asla bu şekilde ve tek başına değil.

Şimdi gelin de bu bakış açısında yetişmiş bir anlayışa ruh dünyanızı teslim edin görelim desemde kuzu gibi teslim olduğumuz bir gerçek. Hem o kadar hakaret gör hem de tomarla ücret öde. Sağcısı, solcusu, liberali, İslamcısı hiç fark etmiyor. Psikoloğu, psikiyatrisi veya psikolojik danışmanı da. Birçoğu Freud gibi divana yatırmıyor mu sizi?

İNSAN?

Monalisa herkes tarafından bilinen bir resimdir. Fakat ondan daha ilinen bir şey vardır ki o da Leonardo da Vinci’dir. Monalisa varlığını da Vinci’ye borçludur. Monalisa’ya bakıp beğenip da Vinci’yi bilmemek esere saygısızlık etmek demektir. Eser varlığını müessire borçludur. Eserden de müessire ulaşılır. Müessiri olmadan eser olamazsa müessir bilinmeden esere de gerçek değeri verilemez. Aynı şekilde insanın müessiri yaratan bilinmeden bir eser olan insan hakkında söylenilen tüm her ama her şey eksik kalır. O zaman önce bir besmele çekelim.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

Yaratılmış bir varlık olarak insan“Biz insanı en güzel surette yarattık”
İnsanlığın yaşadığı büyük sorunlara bakalım: toplumsal ve bireysel bazda tamamen bir kargaşa hâkim. Şiddet, cinayet, katliam, tecavüz, çocuk pornosu, hazcılık, duyarsızlık, amaçsızlık, çıldırmışlık, intihar vs tam bir anemi hem bireysel hem toplumsal… İnsan olan insanlığından utanır halde. İşte burası batı medeniyetinin insanlığı alıp indirdiği noktadır. İnsanlığın son adası İslam’dır. Çünkü İslam yaratıcının hayat önerisidir. Nasıl ki bir fabrikadan çıkan herhangi bir ürünün kullanım talimatı vardır ve o talimata uygun kullanılırsa satın alınan ürün en verimli şekilde kullanılmış olur, tıpkı insan da kendisi için özel indirilmiş olan talimatlara, insanlığın kullanım kılavuzu Furkan’a (hak ile batılı ayıran) uygun yaşarsa mutmain olur.

En azından gözlerinizi kapayıp mikro âlemlerden makro âlemlere çıktığınızda Allah’ın varlığını hissedebiliyorsanız, noksansız bir varlık olan kâinatın tasarımcısı dünyalardaki hiçbir hazineye değişilmeyecek kıymetteki akıl hediyesini emanet ettiği insanı aklını nasıl kullanacağından habersiz bırakmaz. Habersiz bırakmak Allah’ın şanınsa yakışmaz. O Noksansızdır. Kâinat eserine bakıp bu güzel noksansız eserim müessirine ulaşmamızda bizlere rehberlik yapması için içimizden elçiler de seçmiştir. Elçiler aracılığıyla kutsal mesajlar göndermiştir. Bu ilkeler insanlığa yön gösteren bir pusuladır. Mutluluk, müsterihlik, mutmainlik, huzur, barış, adalet bu ibrenin ucundadır. Bireysel ve toplumsal tatmin için insanlığın kullanım kılavuzu insana yaratıcısının akıl hazinesini nasıl kullanacağını açıkladığı bir belgedir. Bunlardan habersiz onların hayalleri bizim ayaklarımızın altındakine bile ulaşamaz.

Amacı belli olan bir varlık olarak insan
“Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım”
Psikolojik yapımız itibariyle varoluş gayemizi bilmek isteriz. Neden varız? Nerden geliyoruz, nereye gidiyoruz? İnsanlığımızın ve varoluşumuzun anlamını ararız adeta. Kendimizi anlamlandırmak istediğimiz gibi diğer canlıları, kâinatı, kâinatın muhteşem düzenini anlamaya, kendimizin kâinatla ilişkisini konumlandırmaya çalışırız. Tatmin edici cevaplara ulaşırsak kalbimiz mutmain olur. Yoksa yaptığımız her şey kendimiz gibi boşlukta sallanacak; varacağımız bir nokta, sığınacağımız bir liman bulamayacağız, tıpkı varoşlumuzun başını bilmediğimizde huzursuzluklar içinde kıvrandığımız gibi… Kendimizi ve kâinatı tanıyıp, kendimizle kâinatın ilişkisini kavrayıp, hayatımızı anlamlandırınca, varoluş gayemizi bildiğimiz için mutluluk ve huzur hisleriyle kalbimiz tatmin olacak, ömrümüzün sonuna kadar bu müsterih duyguyu kalbimizde taşıyacağız. Hayatın anlamını ve gayesini kavramış kişi olarak büyük bir iç motivasyonla yaşama sarılacak kendi sorumluluklarımızı büyük hedeflerimiz çerçevesinde gerçekleştirecek hayat zincirimizin tüm halkalarını tamamlamaya çalışacağız. Mesleğimiz, evliliğimiz, iş-sosyal-kültürel hayatımız bir amaç olmakla birlikte hayatımızı anlamlandırdığımız büyük gayeye ulaştıran birer araç olacaktır. İşte bu bütünlük içerisinde meslek, evlilik, kariyer, gelecek kaygılarımız birbiriyle karmaşa içinde olmaktan kurtulup bir bütünün olmazsa olmaz parçaları haline gelecektir.

En üstün varlık olarak insan
Bir papağana “2 kere 2 beş eder” diye ezberletseniz hiçbir zaman “hayır 4 eder” demez, diyemez. Bir kedi gülün ne kadar güzel koktuğunu bilmez, bilemez. Bir karınca hırsızlığın kötü bir davranış olduğunu söylemez, söyleyemez. Bir kuş rüzgârdan enerji üretmenin faydasını bilmez bilemez. Bir aslan katilin zalim olduğunu bilmez, söyleyemez. Fakat insan öyle mi? Kendisine hediye edilen “akıl” nimeti sayesinde diğer canlılardan farklı olarak “2 kere 2 beş etmez dört eder der”, gülün güzel koktuğunu, hırsızlığın kötü bir davranış olduğunu, rüzgâr enerjisinin faydalarını, insan öldürmenin zulüm olduğunu bilir ve söyler. Çünkü akıl;
Doğruyu yanlıştan (aklın bu niteliğinden bilim doğmuştur),
Güzeli çirkinden (aklın bu niteliğinden estetik, sanat doğmuştur),
İyiyi kötüden (aklın bu niteliğinden ahlak doğmuştur),
Faydalıyı zararlıdan (aklın bu niteliğinden iktisat doğmuştur),
Adaleti zulümden (aklın bu niteliğinden hukuk ve siyaset doğmuştur)
(HAKKı-BATILdan)
ayırabilen iradesiyle insana tercih yaptıran fıtri bir melekedir. Akıl gibi bir hazine insana verildiği için insan diğer canlı ve cansız varlıklardan yücedir, üstündür. En şerefli mahlûk olan insana verilmiş olan akıl hazinesi; doğru, güzel, iyi, faydalı ve adil olan için kullanılırsa kıymetli olur. Eğer yanlış, çirkin, kötü, zararlı işler ve zulüm yolunda kullanılırsa akıl hazinesi kıymetini kaybeder. Hiçbir şeye değişilmeyecek kadar kıymetli olan bir hazine olan akıl nimeti insanı diğer canlılardan farklı kılar. Böyle büyük ve eşsiz bir hediye sorumsuzca kullanılamaz. İnsana yakışır şekilde kullanılması gerekir. Akıl hazinesi insana hediye edilirken kendimize, topluma, diğer canlılara ve hediye sahibine karşı sorumluluklarımızı da beraberinde getirir.
Kendimize karşı canımızı, sağlığımızı, aklımızı, namusumuzu, mülkiyetimizi koruma;
topluma karşı neslimizi, güvenliğimizi, hukukumuzu, adaletimizi koruma;
diğer canlı ve cansızlara karşı sevgimizi nesillerini değerlerini koruma;
hediye sahibine karşı sevgimizi, inancımızı koruma hakkımız ve sorumluluğumuz vardır.
Daha doğrusu akıl hazinesinin üzerimizdeki hakları bunlardır. Nasıl bıçak ekmek kesmek için gerekli, insan yaralamak için gereksiz bir aletse, aklı da nasıl kullanıldığına bağlı olarak değerlendiririz. Sorumluluklarımızı tam anlamıyla yerine getirebilmek için tüm yeteneklerimizi sonuna kadar kullanmamız gerekmektedir. Bu vesile ile varoluş amacımıza uygun başarılarımızla tüm sorumluluklarımızı yerine getirmek için tüm gücümüzle gayret göstermeli aşk ve şevkle derslerimize sarılmalıyız.

Toplumsal bir varlık olarak insan
İnsan kelimesi ünsiyet kelimesinden türemiştir. Ünsiyetin manası: arkadaşlık dostluktur. Demek ki insan sosyal bir varlıktır. İnsanlarla birlikte toplumsal bir düzen içerisinde yaşamak zorundadır. İnsan olarak yaşadığımız topluma faydalı olmak toplumu geliştirmek en büyük görevimizdir. Başka insanlara faydalı olmak için yaşamak insana yakışır bir erdemdir. İnsanlar daha çok faydalı olmak için kendi yeteneklerimizi en üst düzeyde geliştirmek zorundayız. Bu insan olduğumuz için bize sunulan bir imkân. Arılardan, ineklerden farklı olarak biz bu hizmeti bilinçle yapıyoruz. Böylece insan olmanın onurunu sonsuza kadar yaşayabiliriz.

Yeryüzünün halifesi olarak insan
Hıristiyan inancına göre ilk günahla gelen insan İslam medeniyetinde yeryüzünün en şerefli mahlûku olmasının yanında yeryüzünün halifeliliği de kendisine verilmiştir. Yeryüzünün imarı ve yönetimi Allah adına insanda toplanmış, tüm kâinat adeta insanın hizmetine sunulmuştur. İnsandan istenen sadece bu yetkiyi hizmet yolunda kullanmasıdır. Madde yerine manayı, savaş yerine barışı, çatışma yerine diyaloğu, çifte standart yerine adaleti, üstünlük yerine eşitliği, sömürü yerine adil paylaşım ve işbirliğini, baskı ve tahakküm yerine insan hakları ve özgürlükler hâkim kılması için takılmış bir yüzüktür. Eğer bu yüzük imtiyazı, çoğunluğu, gücü, çıkarı hak sebebi sayarsa yaratılmışların en sefili olur.

Okyanusların mürekkep ağaçların kâğıt olsa ilmini yazmaya yetmeyeceği bilmenin asıl sahibinin yanında insan hakkında söylediklerimiz denizde bir damla eder. Lakin bu bakış açısı tam olmamakla birlikte en azından sahip olunması gereken alt eşiktir. Yazdıklarımızın doğrulukları kendimizden değil, tüm doğruların tek sahibindendir. Ancak hata ve eksikler kendimize aittir.

22, Temmuz 2008 at 1:33 pm Yorum yapın

Din Karşıtı Propaganda ve Dindarlık (11 Eylül Örneği)

Türkiye’de mahalle baskısının dillendirildiği bir süreçte Türkiye halkının dini tutum ve davranışlarının son 5 yıl içindeki değişimini irdeleyen tez çalışmamı nihayete ulaştırmış bulunmaktayım.

Bu linki tıklayarak araştırma sonuçlarına da ulaşabilirsiniz.

8, Ekim 2007 at 8:45 am Yorum yapın

Empati ve Dindarlık Anketi (Ali AYTEN)

Saygıdeğer Katılımcı,

Ankette başkalarına yardım etme, empatik eğilim, dini tutum ve davranışlar konularında görüşlerinize başvurulmaktadır. Soruları cevaplandırma hususunda göstereceğiniz gayret ve samimiyet araştırma sonuçlarının sağlıklı olması için son derece önemlidir. Dolayısıyla bütün soruları dikkatle okuyarak seçeneklerden görüşlerinizi en iyi yansıtan ifadeyi işaretleyiniz. Lütfen hiçbir soruyu cevapsız bırakmayınız.

Anket sorularına vereceğiniz cevaplar tamamen bilimsel bir amaç için kullanılacaktır. Lütfen anket formuna isim veya herhangi bir rumuz yazmayınız. Değerli görüşlerinizi bizimle paylaşmak suretiyle araştırmaya yapmış olduğunuz önemli katkıya ve ilginize en içten dileklerimle teşekkür ederim.

aşağıdaki linki tıklayarak eanketi indirmek suretiyle doldurabilirsiniz
şimdiden teşekkürler

http://www.geocities.com/ezzemheriy/eanket.xls

30, Temmuz 2007 at 6:29 pm Yorum yapın

Eski Yazılar


Merhaba

din psikolojisi hakkında bilgi ve tecrübe paylaşımını amaçlayan sitemize hoşgeldiniz.

Son Yazılar

Popüler Yazılar

    a

     

    Ocak 2012
    Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
    « Mar    
     1
    2345678
    9101112131415
    16171819202122
    23242526272829
    3031  

    Sayfalar

    Ziyaret

    • 6,834 kişi

    Follow

    Get every new post delivered to your Inbox.