asıl meçhul diyenlermiş…

22, Temmuz 2008 at 1:33 pm Yorum yapın

Bir mimar düşünün. İnşaat yapacak. Fakat demiri, çimentoyu ve tuğlayı bilmiyor. Hazır betondan da haberi yok. Bu mimarın inşaat yapmaya kalkışması ne kadar mahsurluysa insanın fıtratını sorgulamadan, bilmeden, tanımadan, anlamadan, düşünmeden, fıtratına inanmadan yapılan tüm açıklama ve iddialar bir o kadar mahsurlu ve eksiktir. Nitekim psikoloji tarihine baktığımız zaman herkesin kabul ettiği bir teori bulmak pek mümkün değildir. Çünkü talebesi hocasına karşı çıkmış öyle değildir böyledir demiş, fakat kendi hoca olunca talebeleri de kendisine hayır seninki de yanlış asıl doğru bu diyerek gitmiştir. Her gelen bir öncekini yanlışlamış, öncekinin eksik yönlerini ortaya koymuş, fakat tam anlamıyla insanı kuşatan bir kuram geliştirememişlerdir. Tüm bunların sebebi ise psikolojinin bilim olarak doğduğu bebeklik devresini geçirdiği coğrafyaya alakalıdır. Kendi içinde bulunduğu karmaşayı kastedip karanlık çağ diye adlandırdığı dönemde aynı zaman dilimdeki İslam medeniyetinin aydınlığını göremeyen Avrupa, sömürgelerden kaçırılan sermayeye dönüştürülen birikintinin katkısıyla yaşadığı Rönesans reform hareketleri neticesinde üzerinde baskısı olan kilise din tanrıdan kurtulma için kendine toplum olarak güvenmişti. Endüljans, yüksek kilise vergileri, zorunlu kilise bağışları, enterdi, aforoz, skolâstik düşünce, dogmatizm, engizisyon, papaz tecavüzü, beyliklerin kiliselere borcu, halkın kiliseye borcu ve faizleri gibi birçok konuda insanları dini yaşantıdan dinden tanrı sevgisinden uzaklaştıran bir kilise anlayışının olduğu bir dönemde yeni yeni yeşeren sosyal bilimler insani ve ilmi amaçlardan uzak bir maksatla kategorileştirilip adlandırılıyordu. Mesela bir ülkedesiniz sömürüyorsunuz. Ülke halkının kültürünü anlamak için toplanan bilgiler antropoloji, halkı yönlendirmek kitleleri etkisizleştirmek için toplanan bilgiler sosyolojiyi, insanları etkilemek için toplanan bilgiler de psikolojinin ilk dokümanları ve ilk sebepleriydi. Sosyal bilimlerin gelişmesini sağlayan bu kanlı ve puslu coğrafyanın dışında ise darwin tanrı inancıyla savaşmak için yaptığını söylediği araştırmalarda insanın varoluşunun yoktan değil evrimsel olduğunu iddia ediyordu. Kitleler hızla darwin dinine geçerken bir yandan da Marks din afyondur diyecektir. Bu ortamda darwin’le mektuplaşarak birbirlerini tebrik ederek psikoloji literatürünün otoritesi! freud’un yetiştiğini görüyoruz. Burada itirazlar gelecektir. İlk psikoloji laboratuarı ilk psikolog vs… unutmayalım ki avrupanın karanlık çağ diye adlandırdığı tarih İslam medeniyetinin tüm dünyayı aydınlattığı dönemdi. O karanlık kendi karanlıklarıydı. Çünkü aslanlar tarihini yazmadan önce tarih hep avcıları över. Böyle bir ortamda doğan yetişen bir sosyal bilim olan psikolojinin avrupada hâkim olan din karşıtlığından yaratıcı düşmanlığından etkilenmemesi mümkün değildir. O yüzden birçoğu ateist olan psikologlarca şekillendirilmiş bir psikoloji yukarda bahsettiğimiz kumdan çakıldan çimentodan haberi olmayan mimara benzer. Ve kediye ciğer teslim edilemez.

Örnek olarak freud’dan birkaç alıntı yapalım. Evrim teorisinin iddiacısı, çağdaşı darwin’den etkilenen freud aynı darwin gibi hayvanlara bakarak insanı anlamaya çalışıyor. Yavru öküzler annelerine cinsel olarak duydukları arzu ve istek yüzünden birleşip babalarını uzaklaştırır veya öldürürlermiş. İnsanlar da bundan aynı içgüdüyle babalarını ilkel çağlarda öldürmüşler. Daha sonra da vicdan azabı ve suçluluk duygusuyla pişmanlıklar anma programlarına, o da totemlere, totemler de tanrı inancına zamaaaaaaan içinde dönüşmüş. İnsandaki tanrı fikri burdan oluşmuş ve gelişmiş. Zaten freud insanı iki temel güdüyle açıklamaz mı? Saldırganlık ve cinsellik. Her şeyin temeli der. Hatta o kadar ki; tüm annelerimizden özür dileyerek yazıyorum, erkek çocuk annesinin memesini cinsel bir doyum için emer bile der. Aynı şekilde kız çocuk için de babasına yönelik cinsel ilgiden bahseder. Oidipus ve elektra kompleksleri diye bunları adlandırır. İnanılmayacak gibi ama hala freud’dan ne dünya ne de bizim psikologlar vazgeçemedi.

Freuda takılmayalım. Gene ortaçağa dönelim. Psikoloji ve “insana itiraf etme” kültürüne dönelim. Kiliseye olan güvenin yıkılmasından sonra ruhundaki kirleri temizlemek! için papazlara giden halk rahatsızlıklarını giderecek! yer aramış ve bu boşluğu psikologlar doldurmuştur. Bir nevi modern yaşam dininin kurumları olan kilise yerine alışveriş merkezi, papaz yerine psikolog, günah çıkarmaya yerine terapi gibi olguları üretmiştir. Fakat psikologlar gelince değişen nedir. Bir papazın günah çıkarma seansında kullandığı kelimeleri ve iletişim dilini terapotik becerilerin tamamında göreceksiniz. Hmm, evet, dinliyorum, demek bunu yaptın, hmmm. Veya psikolojinin en işlevsel hangi sektörde kullanıldığına bir bakın. Psikolojiyi en iyi kullanan sektör kapitalizmin tüketimi körükleyen talebi patlatmaya çalışan tüketim kültürüne insanları zorlayan reklâm endüstrisidir. Haksız mıyım?

Ayrıca kilisenin ilk günah öğretisi sürekli insanları suçluluk psikolojisi içine kıvrandırıp önce kiliseye sonra psikoloğa bağımlı hale getirmiştir. Bunu sağlamak için de hayvan eğitimdeki metotları kullanmışlardır. O yüzden ilk dönemlerde pavlov thorndike gibi davranışçılar hayvan eğitimi asırlar öncesinden bilinen ve yapılan bir olgu olmasına rağmen hayvanları şartlı ve şartsız koşullama gibi kalıpçılıklarla uğraşmışlardır. Tekrar psikoloji tanımına dönersek davranışçılığın ne kadar hâkim olduğunu anlaşılır. İnsana hayvan gibi bakışı sezersiniz. İnsan ve davranışı… Allah Allah. Düşüncesiyle, inancıyla, tutumlarıyla, duygularıyla vs… diğer canlılardan farklı olan bir varlığın tüm bu ayırıcı olan özel niteliklerini nasıl olurda her türde görünen bir başlık altında toplarlar. Davranışmış… Pabucumun davranışçıları… Davranış tüm bu insani nitelikleri kapsayacak kadar anlamlı değil bence. İnsanı tanımlarken belki davranış ta olmalı. Ama asla bu şekilde ve tek başına değil.

Şimdi gelin de bu bakış açısında yetişmiş bir anlayışa ruh dünyanızı teslim edin görelim desemde kuzu gibi teslim olduğumuz bir gerçek. Hem o kadar hakaret gör hem de tomarla ücret öde. Sağcısı, solcusu, liberali, İslamcısı hiç fark etmiyor. Psikoloğu, psikiyatrisi veya psikolojik danışmanı da. Birçoğu Freud gibi divana yatırmıyor mu sizi?

İNSAN?

Monalisa herkes tarafından bilinen bir resimdir. Fakat ondan daha ilinen bir şey vardır ki o da Leonardo da Vinci’dir. Monalisa varlığını da Vinci’ye borçludur. Monalisa’ya bakıp beğenip da Vinci’yi bilmemek esere saygısızlık etmek demektir. Eser varlığını müessire borçludur. Eserden de müessire ulaşılır. Müessiri olmadan eser olamazsa müessir bilinmeden esere de gerçek değeri verilemez. Aynı şekilde insanın müessiri yaratan bilinmeden bir eser olan insan hakkında söylenilen tüm her ama her şey eksik kalır. O zaman önce bir besmele çekelim.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

Yaratılmış bir varlık olarak insan“Biz insanı en güzel surette yarattık”
İnsanlığın yaşadığı büyük sorunlara bakalım: toplumsal ve bireysel bazda tamamen bir kargaşa hâkim. Şiddet, cinayet, katliam, tecavüz, çocuk pornosu, hazcılık, duyarsızlık, amaçsızlık, çıldırmışlık, intihar vs tam bir anemi hem bireysel hem toplumsal… İnsan olan insanlığından utanır halde. İşte burası batı medeniyetinin insanlığı alıp indirdiği noktadır. İnsanlığın son adası İslam’dır. Çünkü İslam yaratıcının hayat önerisidir. Nasıl ki bir fabrikadan çıkan herhangi bir ürünün kullanım talimatı vardır ve o talimata uygun kullanılırsa satın alınan ürün en verimli şekilde kullanılmış olur, tıpkı insan da kendisi için özel indirilmiş olan talimatlara, insanlığın kullanım kılavuzu Furkan’a (hak ile batılı ayıran) uygun yaşarsa mutmain olur.

En azından gözlerinizi kapayıp mikro âlemlerden makro âlemlere çıktığınızda Allah’ın varlığını hissedebiliyorsanız, noksansız bir varlık olan kâinatın tasarımcısı dünyalardaki hiçbir hazineye değişilmeyecek kıymetteki akıl hediyesini emanet ettiği insanı aklını nasıl kullanacağından habersiz bırakmaz. Habersiz bırakmak Allah’ın şanınsa yakışmaz. O Noksansızdır. Kâinat eserine bakıp bu güzel noksansız eserim müessirine ulaşmamızda bizlere rehberlik yapması için içimizden elçiler de seçmiştir. Elçiler aracılığıyla kutsal mesajlar göndermiştir. Bu ilkeler insanlığa yön gösteren bir pusuladır. Mutluluk, müsterihlik, mutmainlik, huzur, barış, adalet bu ibrenin ucundadır. Bireysel ve toplumsal tatmin için insanlığın kullanım kılavuzu insana yaratıcısının akıl hazinesini nasıl kullanacağını açıkladığı bir belgedir. Bunlardan habersiz onların hayalleri bizim ayaklarımızın altındakine bile ulaşamaz.

Amacı belli olan bir varlık olarak insan
“Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım”
Psikolojik yapımız itibariyle varoluş gayemizi bilmek isteriz. Neden varız? Nerden geliyoruz, nereye gidiyoruz? İnsanlığımızın ve varoluşumuzun anlamını ararız adeta. Kendimizi anlamlandırmak istediğimiz gibi diğer canlıları, kâinatı, kâinatın muhteşem düzenini anlamaya, kendimizin kâinatla ilişkisini konumlandırmaya çalışırız. Tatmin edici cevaplara ulaşırsak kalbimiz mutmain olur. Yoksa yaptığımız her şey kendimiz gibi boşlukta sallanacak; varacağımız bir nokta, sığınacağımız bir liman bulamayacağız, tıpkı varoşlumuzun başını bilmediğimizde huzursuzluklar içinde kıvrandığımız gibi… Kendimizi ve kâinatı tanıyıp, kendimizle kâinatın ilişkisini kavrayıp, hayatımızı anlamlandırınca, varoluş gayemizi bildiğimiz için mutluluk ve huzur hisleriyle kalbimiz tatmin olacak, ömrümüzün sonuna kadar bu müsterih duyguyu kalbimizde taşıyacağız. Hayatın anlamını ve gayesini kavramış kişi olarak büyük bir iç motivasyonla yaşama sarılacak kendi sorumluluklarımızı büyük hedeflerimiz çerçevesinde gerçekleştirecek hayat zincirimizin tüm halkalarını tamamlamaya çalışacağız. Mesleğimiz, evliliğimiz, iş-sosyal-kültürel hayatımız bir amaç olmakla birlikte hayatımızı anlamlandırdığımız büyük gayeye ulaştıran birer araç olacaktır. İşte bu bütünlük içerisinde meslek, evlilik, kariyer, gelecek kaygılarımız birbiriyle karmaşa içinde olmaktan kurtulup bir bütünün olmazsa olmaz parçaları haline gelecektir.

En üstün varlık olarak insan
Bir papağana “2 kere 2 beş eder” diye ezberletseniz hiçbir zaman “hayır 4 eder” demez, diyemez. Bir kedi gülün ne kadar güzel koktuğunu bilmez, bilemez. Bir karınca hırsızlığın kötü bir davranış olduğunu söylemez, söyleyemez. Bir kuş rüzgârdan enerji üretmenin faydasını bilmez bilemez. Bir aslan katilin zalim olduğunu bilmez, söyleyemez. Fakat insan öyle mi? Kendisine hediye edilen “akıl” nimeti sayesinde diğer canlılardan farklı olarak “2 kere 2 beş etmez dört eder der”, gülün güzel koktuğunu, hırsızlığın kötü bir davranış olduğunu, rüzgâr enerjisinin faydalarını, insan öldürmenin zulüm olduğunu bilir ve söyler. Çünkü akıl;
Doğruyu yanlıştan (aklın bu niteliğinden bilim doğmuştur),
Güzeli çirkinden (aklın bu niteliğinden estetik, sanat doğmuştur),
İyiyi kötüden (aklın bu niteliğinden ahlak doğmuştur),
Faydalıyı zararlıdan (aklın bu niteliğinden iktisat doğmuştur),
Adaleti zulümden (aklın bu niteliğinden hukuk ve siyaset doğmuştur)
(HAKKı-BATILdan)
ayırabilen iradesiyle insana tercih yaptıran fıtri bir melekedir. Akıl gibi bir hazine insana verildiği için insan diğer canlı ve cansız varlıklardan yücedir, üstündür. En şerefli mahlûk olan insana verilmiş olan akıl hazinesi; doğru, güzel, iyi, faydalı ve adil olan için kullanılırsa kıymetli olur. Eğer yanlış, çirkin, kötü, zararlı işler ve zulüm yolunda kullanılırsa akıl hazinesi kıymetini kaybeder. Hiçbir şeye değişilmeyecek kadar kıymetli olan bir hazine olan akıl nimeti insanı diğer canlılardan farklı kılar. Böyle büyük ve eşsiz bir hediye sorumsuzca kullanılamaz. İnsana yakışır şekilde kullanılması gerekir. Akıl hazinesi insana hediye edilirken kendimize, topluma, diğer canlılara ve hediye sahibine karşı sorumluluklarımızı da beraberinde getirir.
Kendimize karşı canımızı, sağlığımızı, aklımızı, namusumuzu, mülkiyetimizi koruma;
topluma karşı neslimizi, güvenliğimizi, hukukumuzu, adaletimizi koruma;
diğer canlı ve cansızlara karşı sevgimizi nesillerini değerlerini koruma;
hediye sahibine karşı sevgimizi, inancımızı koruma hakkımız ve sorumluluğumuz vardır.
Daha doğrusu akıl hazinesinin üzerimizdeki hakları bunlardır. Nasıl bıçak ekmek kesmek için gerekli, insan yaralamak için gereksiz bir aletse, aklı da nasıl kullanıldığına bağlı olarak değerlendiririz. Sorumluluklarımızı tam anlamıyla yerine getirebilmek için tüm yeteneklerimizi sonuna kadar kullanmamız gerekmektedir. Bu vesile ile varoluş amacımıza uygun başarılarımızla tüm sorumluluklarımızı yerine getirmek için tüm gücümüzle gayret göstermeli aşk ve şevkle derslerimize sarılmalıyız.

Toplumsal bir varlık olarak insan
İnsan kelimesi ünsiyet kelimesinden türemiştir. Ünsiyetin manası: arkadaşlık dostluktur. Demek ki insan sosyal bir varlıktır. İnsanlarla birlikte toplumsal bir düzen içerisinde yaşamak zorundadır. İnsan olarak yaşadığımız topluma faydalı olmak toplumu geliştirmek en büyük görevimizdir. Başka insanlara faydalı olmak için yaşamak insana yakışır bir erdemdir. İnsanlar daha çok faydalı olmak için kendi yeteneklerimizi en üst düzeyde geliştirmek zorundayız. Bu insan olduğumuz için bize sunulan bir imkân. Arılardan, ineklerden farklı olarak biz bu hizmeti bilinçle yapıyoruz. Böylece insan olmanın onurunu sonsuza kadar yaşayabiliriz.

Yeryüzünün halifesi olarak insan
Hıristiyan inancına göre ilk günahla gelen insan İslam medeniyetinde yeryüzünün en şerefli mahlûku olmasının yanında yeryüzünün halifeliliği de kendisine verilmiştir. Yeryüzünün imarı ve yönetimi Allah adına insanda toplanmış, tüm kâinat adeta insanın hizmetine sunulmuştur. İnsandan istenen sadece bu yetkiyi hizmet yolunda kullanmasıdır. Madde yerine manayı, savaş yerine barışı, çatışma yerine diyaloğu, çifte standart yerine adaleti, üstünlük yerine eşitliği, sömürü yerine adil paylaşım ve işbirliğini, baskı ve tahakküm yerine insan hakları ve özgürlükler hâkim kılması için takılmış bir yüzüktür. Eğer bu yüzük imtiyazı, çoğunluğu, gücü, çıkarı hak sebebi sayarsa yaratılmışların en sefili olur.

Okyanusların mürekkep ağaçların kâğıt olsa ilmini yazmaya yetmeyeceği bilmenin asıl sahibinin yanında insan hakkında söylediklerimiz denizde bir damla eder. Lakin bu bakış açısı tam olmamakla birlikte en azından sahip olunması gereken alt eşiktir. Yazdıklarımızın doğrulukları kendimizden değil, tüm doğruların tek sahibindendir. Ancak hata ve eksikler kendimize aittir.

Entry filed under: diğer. Tags: .

Din Karşıtı Propaganda ve Dindarlık (11 Eylül Örneği) psikoloji

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Trackback this post  |  Subscribe to the comments via RSS Feed


Merhaba

din psikolojisi hakkında bilgi ve tecrübe paylaşımını amaçlayan sitemize hoşgeldiniz.

Son Yazılar

Popüler Yazılar

    a

     

    Temmuz 2008
    Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
    « Eki   Şub »
     123456
    78910111213
    14151617181920
    21222324252627
    28293031  

    Sayfalar

    Ziyaret

    • 6,893 kişi

    Follow

    Get every new post delivered to your Inbox.